Ben Kimim

Fotoğrafım
Ankara'da doğdum, büyüdüm... Orada okudum... Yine orada eşimi tanıdım, aşık oldum... Evlendim... Çocuklarım oldu... 1995 yılında maaile Elazığ'a, 2009 yılında da Bilecik'e taşındık. Şimdilik buradayız.

18 Ekim 2013 Cuma

Sahte makale, yeniden...

Gülünç bir bilim skandalı
Tevfik Fikret, “Şüphe bir nura doğru koşmaktır” demişti.
Çağımızda her şeyden şüphe etmeliyiz, başta bilimsel yazılardan. Çünkü vereceğim örnek bunu zorunlu kılıyor. Hele hele internette okuyup yazılı kaynaktan sağlamasını yapamadığınız her şeyden kuşkulanın.
…
Uydurma araştırmayı hazırlayan Harvard Üniversitesi’nin araştırmacılarından John Bohannon. Uydurma yazıyı basan, saygın, referans niteliği taşıyan, American Association for the Advancement of Sciences tarafından yayımlanan Science dergisinin 4 Ekim tarihli sayısı.
Olayın özü şu:
“John Bohannon bilimsel görünüşlü, iddialı, ama içi boş ve uyduruk bir yazı oluşturur. Buna göre, yosundan elde ettiği bir kimyasal madde kansere iyi gelmektedir. Bunu olmayan bir üniversitede çalışan uyduruk adlı bir araştırmacı kimliğiyle 255 hakemli dergiye yollar. 157 dergi kabul eder, 98’i reddeder. Kabul edenlerin arasında dev yayınevleri olan Sage, Elsevier ve Wolters Kluwer’in dergileri de vardır. Bir tanesi çok ilginç. Yazının yazarı Ocorrafoo Cobange’dır. Araştırmasını yürüttüğü yer de Afrika’da Wassee Tıp Enstitüsü. Tabii ikisi de uydurma. Ne böyle bir kişi var, ne de böyle bir enstitü. Yazı basılır.
Bohannon ‘Liseyi düzeyli kimya bilgisiyle bitirmiş ve şemalara az buçuk dikkatle göz atmasını bilen bir kişinin hemen yakalayacağı saçmalıkta bir yazıydı benimki’ diyor. Bohannon, Science’daki yazısının ekinde bir de harita vermiş. Yazıyı kime yollamış, kim kabul etmiş, kim reddetmiş, para hangi ülkedeki bankalara yatırılmış olgularını gösteren bir harita. Haritada Türkiye de yer alıyor.”
Peki bu hatalar nereden kaynaklanıyor?
Yanıtı aşağıda:
“Bilimsel yazıları yayımlatma sisteminde son yıllarda hızla gelişen bir tür var: Kamuya açık internet dergiciliği. Eskiden bilimsel yazılar ancak (hem de yüksek bir bedelle) özel olarak abone olunan internet sitelerinde yayımlanırdı. Bazı çevreler kamuya açık dergiciliği önermeye başladılar. Haklı olarak. Bilgi büyük paralar ödenerek ulaşılan kapalı kutularda kalmasın diye. İşte kamuya açık dergiciliğin yolunu 2002’de açan bu görüş oldu. Bu yaklaşımı Avrupa Birliği de destekledi. Ve bu yöntem patladı. Çünkü bu dergilerde bir yazının yayımlanabilmesi için yazarın dergiye para ödemesi gerekiyor. Örneğin 300 dolar.  Pazarlık yaparsanız 150 dolara düşüyorlar. Doktora yapanların, bilim dünyasında adını duyurup yer edinmek isteyenlerin başvurmak zorunda kaldıkları bir yöntem.
Ancak bilim dergilerinin eskiden beri uyguladıkları bir sistem var. Yollanan yazıları saygın ve güvenilir (olmaları gereken) bilim insanları okuyor. Bu hakemlerin aracılığıyla yazının tutarlılığı, bilimsel değeri ve katkısı ölçülüyor. Yazı, hakemlerin izninden sonra basılıyor. Kamuya açık dergiler de bu sistemi doğal olarak uygulamak zorunda kaldılar. (Ya da uygulamakta olduklarını iddia ettiler.)”
Bizde de iyi bir yazar arkadaşımız bir gazetede yazdığı yazısında kendi uydurduğu bir ismin düşüncelerini yazmıştı. Daha sonra o uydurulmuş ismin düşüncelerine atıfta bulunarak yazı yazanlar bile çıkmıştı. Bir kez de şaka olsun diye bir tanıdığımız dergiye Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı taklit ederek bir şiir göndermiş ve şiir de şairin adıyla basılmıştı.
GÜLMELİ mi üzülmeli mi? Bakış açısına bağlı bir davranış.

Doğan Hızlan’ın 18 Ekim 2013 tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki yazısından alınmıştır.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24936034.asp

5 Ekim 2013 Cumartesi

Armageddon

Türkiye'nin entelektüel Armageddon'u
...
Yaşamakta olduğumuz entelektüel Armageddon nedeniyle bence Türkiye, bugün global dünyada aktif biçimde bulunmayı en az hak eden bir ülke olma yoluna giriyor.
Bugün, "Devlet yönetiminden iş âlemine, medyadan kamu yönetimine her alanda bu düşük düzeyli vasatizme neden bu kadar çabuk düştük, bu durum insanlarımıza neden bu kadar kolay ve uygun geldi?" sorularına cevap verme yolunda bir fikir atacağım ortaya.
Kabul ediyorum ki anlatacağım neden tek değil, başkaları da var ama bunu da göz önüne almadan diğerlerini anlayamayacağız.
Bugün Türkiye vatandaşlarının çoğu, herhangi bir entelektüel ihtiyacını kitaplar yerine cep telefonlarından alacağını sanıyor.
Gerçi çoğu kişinin, dini metinleri okuma dışında fazla bir entelektüel ihtiyacı da olduğu şüphelidir, ama yine de insanlar biraz enformasyon sahibi olma ihtiyaçlarını cep telefonlarından sağlayacaklarını düşünüyor.
Kalabalıkların olduğu mekânlara gidin, insanların bir kitap, bir dergi okumak veya birbirleriyle konuşmak yerine ağır bir uyuşturucunun etkisindeymişler gibi sabit bir şekilde ellerindeki cep telefonlarına baktıklarını göreceksiniz.
Aynı masada oturduğu halde karşısındaki kıza cep telefonundan ulaşmaya çalışan, onunla mesajlaşan keriz bile gördüm ben.
Ellerindeki aletin bir pazarlama yöntemi olarak "akıllı" diye adlandırılmasına kanmış gözüken kalabalıklar, bu dünyada kendilerine gerekebilecek bilgilerin tümünü o aletten alabileceklerini ve bununla sosyalleşebileceklerini düşünüyorlar.
Kullandığımız aletler beynimizi değiştirebiliyor. Beyin fonksiyonları bilgi almak için hangi aracı kullandığımıza bağlı olarak değişebiliyor. Buna "bireyin plastikliği" deniyor. Kitap okunduğu dönemde "edebi beyinler" gelişiyordu.
İnternet döneminde edebi beyinlerin ölümü gerçekleşti ve beyinler okumaya değil bakmaya alışmaya başladı. En basit okuma eylemini bile unutan ve "F tipi okuma" denilen sayfayı yukarıdan aşağıya gözleriyle tarayan insanlar çoğunluğu oluşturdu.
Bu aynı zamanda kitlesel bir aptallık salgınının yaşanmasına yol açtı. Şimdi ise bakmayı cep telefonlarıyla sürdürenler, kendi beyinlerinin ölümüne son noktayı koyuyorlar. Onlar bunun farkında değil, ama bizler Türkiye'nin düştüğü vasatlık kısırdöngüsüne, artık hiçbir yaratıcı düşünce üretememesine bakarak onların kolektif durumu hakkında bir sonuca varabiliriz. Sonuç acıklı ve son derece vahim.
Entelektüel faaliyet için kullandığımız ortamın beynimizi etkilemeyeceğini düşünüyorsanız, size Nietzsche hakkında bir şey anlatacağım. Büyük ve son derece edebi metinlerin yazarı olan büyük filozof, hayatının her döneminde kendisine büyük acılar veren hastalıklarla boğuştu. Yaşlandıkça da onlarla zor baş edebilir hale geldi ve yazı bile yazamaz duruma düştü.
Arkadaşları yazmayı sürdürmesi için ona daktilonun ilk biçimi olan bir yazı makinesi hediye ettiler. Ve o güne kadar el yazısıyla yazan filozof, o makineyi kullanarak yazmayı sürdürdü. Ancak ilginç bir şey de oldu. O güne kadar son derece ağdalı ve derin içerikli uzun cümlelerle yazan Nietzsche'nin yazı biçimi değişti, kısa cümlelerle telgraf çeker gibi yazmaya başladı.
Onun beyni bile etkilenebildiyse, hiçbirimiz onun tırnağı bile olamayacağımıza göre insanımızın acınacak halini bir düşünün siz.
Bugün verdikleri eğitimler ortaokul seviyesine düşmüş olan çoğu üniversitemizde çözüm için ilk adım, gençlerin edebi metinleri okumalarını zorunlu hale getirmektir.
...
Yoksa bu entelektüel Armageddon, Türkiye'nin sonu olacak.

Serdar Turgut’un 5 Ekim 2013 tarihli Habertürk gazetesindeki köşesinden alınmıştır, url:
http://www.haberturk.com/yazarlar/serdar-turgut-2025/883314-turkiyenin-entelektuel-armageddonu

Sahte Makale

Bilim dünyasında sahte makale skandalı
Takma isim kullanan bir yazarın hazırladığı sahte bilimsel makale, dünya genelinde tam 157 dergide yayımlandı. Skandal, açık kaynaklı yayımların ne kadar iyi kontrol edildiği konusunda büyük bir tartışma başlattı.
Dünyanın en prestijli bilim dergilerinden Science için muhabirlik yapan John Bohannon, hazırladığı sahte makale ile yayıncıları oyuna getirdi.
“Ocorrafoo Cobange” adını kullanarak bir makale sunan Bohannon, Eritre’nin başkenti Asmara’da Wassee Tıp Enstitüsü’nde biyolog olduğunu belirtti.
Discovery News’in haberine göre, ne adı verilen enstitü, ne de bilim insanı gerçek.
Bohannon, Science dergisinin de son sayısında yayımlanan makalesinde, kayaların üzerinde yaşayan mantar ve yosun karışımı organizmalar olarak bilinen likenler üzerindeki araştırmasından bahsetti. Bohannon, spesifik bir kanserli hücreye ev sahipliği yaptığını belirttiği bir liken türü üzerinde analizler gerçekleştirdiğini ve bilgisayar programı aracılığıyla liken molekülleri ve kanserli hücreler hakkında yüzlerce belge hazırladığını öne sürdü.
Discovery News, makaledeki açıklamalar bilimsel olarak kulağa yatkın olsa da, Bohannon’un sahte çalışmasında çok kolay tespit edilebilecek birçok hata olduğunu belirtti.
Sahte Makale İçin Titiz Çalışma:
Bohannon, sahte makaleye dayanan oyununu bir adım daha öteye götürerek, makaleyi yüzlerce dergiye teker teker yollamadan önce sürekli değiştirdi.
Yazar, neden böyle yaptığı hakkında, “Yüzlerce dergiye aynı makaleyi yollamak sadece bela aramak olur” dedi. Bohannon, çok çaba gerektirecek değişiklikleri kolaya indirgemek için, bilimsel isim ve terimleri Swahili dili ve Afrika isimleri kullanarak değiştirdi. Hatta, Afrika ülkelerinin başkentlerini bile kullandı.
Şüphe uyandırmamak için makalede önde gelen araştırma merkezlerine ve araştırmacılara değinen Bohannon, ana dilini Fransızca göstermek için makalesini Google Translate kullanarak Fransızca’ya çevirdi, ardından tekrar İngilizce’ye çevirerek kontrol etti.
Bohannon, son olarak hazırladığı makalelerin hatalarla dolu olduğunu teyit ettirmek için Harvard Üniversitesi’nden iki bağımsız moleküler biyolog grubuna başvurdu.
“Açık Kaynaklı Yayımlar Kendine Gelmeli”:
Hazırladığı makalenin değiştirilmiş versiyonlarını her hafta 10 dergiye yollayan Bohannon, tam 157 dergiden kabul aldı. Sadece 36 dergi, kendilerine gönderilen makalenin bilimsel hatalarla dolu olduğunu fark etti.
Dahası, Bohannon bazı dergilerin, adres olarak belirttikleri ülkelerde basılmadıklarını tespit etti. Amerika ve Avrupa isimli bazı dergilerin, aslında Hindistan merkezli olduğu anlaşıldı.
ABD’nin Cornell Üniversitesi’nde fizikçi olan Paul Ginsparg, açık kaynaklı bilimsel dergilerin makaleleri ciddi bir şekilde gözden geçirmediğini belirtti.
Ginsparg, “Kalite içeriği sunmayan dergiler, bilim açısından yıkıcı bir etki yapıyor. Bu etki, özellikle devlet kurumları ve üniversiteleri sahte araştırmacılarla dolan gelişmekte olan ülkeler için geçerli” dedi.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25470327/

12 Haziran 2013 Çarşamba

Epilepsi maceraları 2

              Sınav anısı
1992 yahut 1993 yılı olmalı... O dönemde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışıyordum.
Fakültenin Atatürk Bulvarı tarafında, Alman mimar Bruno Taut tarafından yapılan ve hemen herkesin bildiği ünlü binasının arkasında, yoldan görünmeyen iki bina daha vardır.
Bunlardan birisi, içerisinde o dönemde başka birimlerin ve teras katında minik bir de antropoloji müzesinin bulunduğu binadır, burası Kütüphane binası olarak anılır, şimdilerde antropoloji müzesi falan kalmadı diye biliyorum...
Ayrıca Dil binası olarak bilinen içinde bazı dil bölümlerinin yanı sıra tiyatro bölümü, kantin ve yemekhanenin de olduğu bir bina daha vardı, kütüphane binası gibi bu da çirkindir aslında. Fakat pek çok fonksiyonu barındırdıkları için katlanılır, bu iki binaya.
Bir üniversite giriş sınavında salon başkanı olarak görevliydim. Sorumlu olduğum sınıf Dil binasının 3. katındaydı yanlış hatırlamıyorsam. İki tane de kadın gözetmen görevli vardı. Sınıftaki öğrencilerin hepsi il dışından Zonguldak'tan gelmişlerdi. Tümü okul ve sınıf arkadaşıydılar.
Biz evrakı dağıtmış, sınavı başlatmıştık, aradan yarım saat kadar bir zaman geçti geçmedi. Sınıfın arka köşesinden hıçkırık ile öksürük karışımı bir ses gelmeye başladı. Ben adaylardan birisi heyecanlandı ve ağlamaya başladı diye düşünerek oraya doğru yöneldim. Yakışıklı bir delikanlıydı, yanına ulaştığımda başı arkaya doğru sarsılmaya ve gözleri şuursuz bakmaya, ağzından köpükler gelmeye başlamıştı. Hemen arkasına geçerek başını sıraya çarpmasına engel olmaya çalıştım. Kollarımı koltuk altlarından geçirerek onu vücuduma yasladım, böylece çırpındığında başını sadece bana çarpıyordu. Bir epilepsi krizi geçiriyordu. Tüm arkadaşları heyecanlanmış, sınavı bırakmış bize bakıyorlardı. Onlara seslenerek önemli bir şey olmadığını arkadaşlarıyla ilgilendiğimi ve sınava devam etmeleri gerektiğini söyledim. Sınavda görevli diğer iki kadın da ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Onlara seslenerek diğer sınıfların birisinden erkek bir görevli çağırmalarını söyledim. Bu süre içinde öğrencinin çırpınışları ve kasılmaları iyice azalmıştı. Derin bir uyku-baygınlık benzeri bir hal almış, kollarıma yığılıp kalmıştı.
Kadın gözetmenlerin diğer sınıftan çağırdığı kişi geldi. Onunla birlikte öğrenciyi kucaklayıp sınıfın dışına çıkardık. Dışarıda bir sıranın üzerine uzattık. Derin bir uykuya geçmişti... Gözetmenlerden birisini bina sınav sorumlusuna göndererek bir ambulans çağırmalarını söyledim. Bir müddet sonra bina sınav sorumlusu hoca geldi. Hafızam yanıltmıyorsa Prof. Dr.  Aykut Çınaroğlu'ydu, durum hakkında bilgi aldı ve gitti. Kısa bir süre sonra öğrencinin bilinci açılmaya başladı, koluna girerek tuvalete götürdüm, lavaboda yüzünü yıkamasını sağladım, zor konuşuyor söyledikleri anlaşılamıyordu, ayakta durmakta da zorlanıyordu, geri döndük koridorda bulunan bir sandalyeye oturttum, çok kısa bir süre sonra da sağlık ekibi geldi, durumunu incelediler sorular sordular ardından onlarla birlikte ve yardımlarıyla binadan çıktı. Sınıfa dönüp diğer adaylara bilgi verdim. Merak etmemelerini arkadaşlarının iyi olduğunu söyledim.
Sınav sonunda öğrendim ki, fakülte bahçesine ambulans girdiğinde, ailesi hemen gelerek ismini vermişler ve o mu hastalandı diye sormuşlar, meğer o gün sürekli ve aksatmadan kullanması gereken ilaçları içmemiş, sınav heyecanı ve tedirginliği ile birleşince de kriz kaçınılmaz olmuştu...

10 Haziran 2013 Pazartesi

Epilepsi maceraları 1

            Gençlik anısı
Hacıyolu ile Seyran sokağın kesiştiği köşede neredeyse her gün arkadaşlarla buluşur, akşam vakitlerine kadar sohbet eder vakit geçirirdik. 70li yılların ikinci yarısıydı ama anarşi bizim mahallede henüz azmamıştı buralarda, herkes birbiriyle dost, arkadaş idi. Çoğunlukla Niğdelilerin apartmanının olduğu köşede otururduk çünkü diğerleri pek uygun değildi ya da apartman sahipleri veya sakinleri bizim orada gürültü yapmamızı istemezlerdi. Diğer köşelerde Lazların iki katlı sarı renkli binasının yerine yapılan büyük apartman vardı, girişi Niğdelilerin binasına bakardı. Diğer köşelerde de Habipağaların ve Mangalcıların apartmanları vardı. Biz ailecek uzunca bir süre Habipağaların soyadlarını taşıyan Serim apartmanının giriş katında oturmuştuk, birkaç seneden beridir de Mangalcıların binasının birinci katında arka cephede bir dairede kiracı olarak oturuyorduk. Şimdi bu iki bina da kalmadı yerlerine yeni apartmanlar yapıldı. O günlerden bir tek Niğdelilerin binası ayakta, ama sanırım o da yakında tarih olacaktır…
Mangalcıların binasının olduğu köşede bir büyük elektrik direği vardı, mahallenin bizden birkaç yaş büyük olanları oraya bir basketbol potası yapmışlardı, uzak yakın çevredeki inşaatlardan alınan, büyük kısmı da yürütülen, yeri değiştirilen kerestelerle yapmışlardı, sonra da aralarında para toplayıp bir demirciye çemberini yaptırmışlardı. Bir de o günlerde yaygın olan içi değiştirilebilir cinsten bir basketbol topu almışlardı. Her gün akşamüzeri orada toplanır basketbol oynarlardı, bu fırsat bazen bize de tanınırdı. Hacıyolu sokağın Habipağaların binası ile Mangalcı apartmanı arasında kalan kısmı düzdü, burada da voleybol oynanırdı, bunun da filesi gençlerin kendi aralarında topladıkları parayla alınmıştı. En büyük eğlencelerimizden birisi otomobiliyle gelip de filenin altından geçmekte olanların araba içinde olmalarına rağmen başlarını eğmeleriydi, buna çok gülerdik. 
Niğdelilerin köşesindeki kalabalık öğleden sonra giderek artardı, bir yandan sohbet eder diğer taraftan da gelen geçeni izlerdik. Bir ara her gün saat beş buçuk altı arasında bir sarhoş amca gelmeye başlamıştı, Seyran sokak boyunca Kuyubaşı tarafından gelir ve bize ev adresini sorardı: “çocuklar üzümcü sokak bilmem kaç numara nerde?” Bize bu da çok komik gelirdi ama ciddiyetle her gün evinin yolunu tarif eder o gittikten sonra da onu taklit eder sallanarak birbirimize adres sorar eğlenirdik.
Bir de saat üç gibi geçen, çocuk sayılabilecek yeni yetme döneminde olan bizlere göre orta yaşlı, kirli sakallı, karakaşlı ve saçlı iri kıyım biri vardı, her zaman kirli sakallıydı, koyu renk kıyafetler ve çoğunca ceket de giyerdi. Bize göre hayli iri yarıydı, gözümüzde zebella gibiydi. Bir gün aklımıza bir macera fikri düştü, bu adam kimdi? Her gün aynı saatte nereye gidiyordu? Biz bunu öğrenmeliydik.
Kendi aramızda sözleştik, takip etmeyi kabul eden 5-6 kişi olmuştuk. Gününü kararlaştırdık, heyecan içinde beklemeye koyulduk, her zamanki vaktinde göründü, önümüzden geçti, uzaklaştı… Biz de heves ve heyecanla takibe koyulduk. Hacıyolu sokak boyunca yürüdü, Akay yokuşunu indi, Atatürk bulvarını geçti, Ayrancı tarafına yöneldi, Güvenlik caddesine girdi, elbette biz de arkasından.
Meclis duvarını bitirince önce sağa döndü oradan da Meneviş sokağa girdi. Yokuş yukarı güneye doğru yürümeye başladı. Yaz günü olduğu için aslında hava sıcaktı, o da biz de, yol boyunca sıralı akasya gölgelerinden yürüyorduk. Fakat biz ne olduğunu anlamadan birden ortadan kayboldu. Şaşkınlıkla birbirimize bakındık, biraz hızlandık aramızdaki mesafeyi azaltmaya çalıştık ki, bir de ne görelim yüzükoyun boylu boyunca yerde yatıyor.
Şaşkındık, biraz korktuk biraz da ürktük. Acaba yanına gidip ne olduğunu anlamaya ve yardım etmeye mi çalışmalıydık, kendi aramızda kısa bir süre tartıştıktan sonra uzaktan izleme kararı aldık ve sessizce beklemeye koyulduk. Bir apartmanın bahçe duvarı ile yola park edilmiş otomobillerin arasında kalan yaya yolunu kabaca çapraz biçimde kesecek şekilde uzanmıştı, ayakları bizden taraftaydı, başı bir kolunun üzerindeydi, sanki rahatça, yatakta yatıyordu. Ne kadar geçti çok hatırlamıyorum ama hayli zaman olduğunu sanıyorum, elinde alışveriş torbasıyla yada belki o günlerde yaygın olarak kullanılan filesiyle yaşlıca bir amca belirdi, ona doğru geliyordu. Yaklaşınca elindeki fileyi yana koydu ona sokuldu, koluna girip kaldırmaya çalıştı, bu sırada biz de cesaretlenip yanlarına doğru iyice yanaştık.
Şimdi bizimki yerde oturuyor bir şeyler söylüyordu ama neler dediğini tam olarak duyamıyorduk. Sonra yaşlı adamın yardımıyla yandaki bahçe duvarının üzerine oturdu. Cebinden bir kâğıt çıkartıp yaşlı amcaya gösterdi, bu sırada biz de iyice yaklaşmıştık, sara hastası olduğunu ama parası olmadığı için ilaç alamadığını söylüyordu. Bir şeyler daha konuştular sonra adam cebinden bir miktar para çıkarıp verdi. Biz birbirimizi dirseklerimizle dürterek gitme vaktinin geldiğini işaret edip oradan biraz uzaklaştık, az ötede bir sokağa saptık ve kendimizce saklanarak yeniden beklemeye koyulduk.
O, duvarın üzerinde daha epeyce oturdu, sonra kalktı ve yine yürümeye başladı, biz de arkasından. Bir süre sonra önümüzde pat diye kendini gene yere attı, çırpınmaya başladı, hasta olduğunu biraz önce öğrenmiştik ya, biz bu defa yardım edelim diyerek iyice yaklaştık. Fakat iyice yakınına geldiğimizde birden yerden doğruldu üzerimize hamle yaptı bir yandan da, “lan siz kimsiniz neden beni takip ediyorsunuz” diye söyleniyordu. Tabii biz çil yavrusu gibi dağıldık her birimiz bir tarafa kaçıştık.
Ben geldiğimiz yönde geri koştuğumu hatırlıyorum, tek başımaydım, diğerleri de başka taraflara doğru kaçmışlardı demek ki, hoş o korku içinde hangimizin nerede olduğu kimin umurundaydı. Ben epey koştuktan sonra önce hızlı adımlarla Bakanlıklar’a, oradan da Kızılay’a otobüs duraklarının önüne kadar gitmiştim, o zamanlar oturduğumuz semt olan Seyranbağları otobüsleri Kızılay’dan geçerdi. Yanlış hatırlamıyorsam diğer pek çok yere olduğu gibi bizim oraya da, arka tarafında otobüsün diğer yerlerine göre biraz daha alçakta geniş bir boşluğu olan, önü küt, şimdi hepsi birer tarih olan Magirus marka otobüsler çalışırdı.
Duraklar hayli kalabalıktı demek ki mesai bitmiş memurlar dağılmış, evlerine gitme telaşına düşmüşlerdi. Epey bekledikten sonra zaten dolu gelen bir otobüste inenlerden boşalan yerleri doldurmak üzere itiş tepiş biz de doluştuk. Ben bir yandan da sağa sola bakıp hem arkadaşlarımdan birileri de var mı diye bakınıyor, bir yandan da o zebani binerse ne yaparım diye düşünüyordum.
Bu düşünceler bir müddet sonra yerini rahatlığa bıraktı tamam bizim ekipten kimse yoktu ama daha önemlisi o yoktu. Bizler o gün yaşadıklarımızın etkisiyle birkaç gün pek ortalıkta görünmedik, ama onu bir daha hiç görmedik.

26 Nisan 2012 Perşembe

Açık o harfini bilir misiniz?


Yıllar önce, Elazığ’da Fırat Üniversitesi’nde görev yaptığım sıralarda beni şaşırtan ve bir o kadar da üzen bir durumla karşılaşmıştım.

Bu duruma inanmak istemediğimden olsa gerek zihnimin derinliklerine bir yerlere yerleştirmişim.

Ancak geçenlerde derste, sınav kâğıtlarında öğrencilerin yaptıkları belli başlı hatalardan hareketle, Türkçenin doğru kullanılması, konuşulması ve yazılması üzerine açıklamalar yaparken derinlerden bir yerlerden çıkıp geliverdi:

Adı Ahmetdi.

Sessiz, terbiyeli bir öğrenciydi.

Hasbelkader bitirme ödevini benim danışmanlığımda hazırlıyordu.

Taslak metnini getirdiğinde kapakta bölüm başkanının ve benim soyadlarımızı hatalı yazdığı dikkatimi çekti.

Bitirme ödevi taslağını okumayı ve düzeltmeleri yapmayı bitirdikten sonra metni kendisine geri verirken diğer hataların yanı sıra bu soyadlarını da hatalı yazdığını, önümüzdeki sefer getirdiği metinde bunları düzeltmeyi ihmal etmemesini söyleyerek gönderdim.

Aradan ne kadar geçti hatırlamıyorum, bir süre sonra yaptığı düzeltme ve düzenlemelerle yeni metnini getirdi.

Bölüm başkanının soyadı gene hatalıydı.

Ahmet’e, gidip bölüm başkanının oda kapısında isimliğe bakmasını, hatalı olan harfi görmesini istedim.

Çok kısa bir süre sonra geri geldi.

Harfe baktığını söyledi.

Ahmet, hangi harfmiş dedim.

Büyük bir sakinlik, masumiyet ve içtenlikle “Açık O” dedi…

Yüzüne baktım, son derece ciddi idi, şaka falan yapmıyordu.

Ahmet alfabeyi baştan sona kadar sayabilir misin diye sordum.

Şöyle bir düşündü, galiba zihninde saymayı denedi ve belki birkaç harf sonrasında takıldı, yok hocam sayamam dedi.

Evet samimiyetle doğruyu söylüyordu.

Üniversite son sınıfa gelmişti, kısa süre sonra mezun olacaktı ama alfabeyi bilmiyordu.

Ya da bizler bilmiyorduk.

Alfabede var olan “Açık O” yu...

20 Kasım 2011 Pazar

İkinin Biri: Vay benim ortalama profesörüm

Bugünkü gazetelerden beğendiğim, iki yazıyı alıntılıyorum,

İlki Tolga Tanış'ın 42. Cadde isimli köşesinden.
Adresi şöyle: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19283222.asp?yazarid=322

Vay benim ortalama profesörüm

Hayır, AKP TÜBA’nın yapısını değiştirdiği için değil. O yapılan işin konuşulacak bir tarafı yok. Evrim teorisi midir dert...

Bilimden tek anladıkları teknoloji ve Anadolu kaplanları mal satmak için teknoloji istiyor o yüzden mi memnun değiller... Yoksa aslında her şey Şerif Mardin ve küçük Şerif Mardin’ler için mi... Astronomi ve dini birleştiren amorf adamlar mı türeyecek hiçbir fikrim yok. Belki hepsinden birazdır. Ama TÜBA’nın şimdiki hali... Seküler bilim adamlarının “Elden gidiyor” diye feveran ettikleri şimdiki TÜBA çok mu makbul... Bu araştırma onun merakı. Bilim adamlarının bilimsel analizi. Okuyunca göreceksiniz. Sonuçlar... Her şeyin politize edildiği... Neredeyse hiçbir tartışmanın kamplaşmadan yapılamadığı Türkiye’de bilimin yetersizliğinin resmidir. İnsanların işlerinde ne kadar vasıflı oldukları değil de... Neci oldukları önemli artık. En acısı, bilim gibi aklın en önde olduğu alanda bile... TÜBA elden gidiyor öyle mi?.. Vay benim ortalama profesörüm!..

1- NEYE BAKTIM
Ölçü, bugün artık Amerika’da birçok üniversitede akademisyenlerin performansını ölçmek için kullanılan h endeksi. Şöyle çalışıyor: Önce ne kadar makale yazdığınız... Sonra da bu makalelerin ne kadar atıf aldığı önemli. Diyelim 100 makale yazdınız. Ama hiç kimse size atıfta bulunmadı. H endeksiniz 0 çıkar. Ancak diyelim 10 makale yazdınız. Bunlardan 9’unun her biri en az 9 atıf aldı. H endeksiniz 9’dur. Eğer zamanla makalelerinizin aldığı atıf sayısı 10’a yükselir... 10’uncu makaleniz de en az 10 atıf alırsa... H endeksiniz 10 olmuş olur.

2- NEREDE ARAŞTIRDIM
Bugün TÜBA’nın 138 üyesi var. 82’si asil. 17’si asosiye (asil adayı). Ve 39’u şeref üyesi. İsimleri listeledim. Ve h endeksi verisi hesaplayan Web of Science üzerinden... Arkeoloji, tarih, folklor gibi sosyal bilimleri ayrı tutarak hepsine teker teker baktım. Bu alanlarda sağlıklı bir hesaplama yapmak mümkün değil çünkü. Yaptığım hesaplamalardaysa en iyi h endeksini veri kabul ettim. Diyelim profesörün ismi Mehmet Öztürk. Makalelerdeki bütün Ozturk M.’leri, muhtemelen araya karışmış Mustafalar ve Merallerle birlikte dahil ettim. Üç isimliler, evlendikten sonra soyadını değiştirenler, Celal Şengör (h endeksi 36) gibi en az dört ayrı imza kullananlar için de bunlara teker teker baktım. Şunun için söylüyorum: Bulduğum sonuçlar, olabilecek en iyi h endeksi puanlarıydı.


3 - NASIL OKUYACAKSINIZ
Peki sayfadaki tablolarda gördüğünüz puanlar ne anlama mı geliyor? Önce ABD’de kabul gören h endeksi kriterlerini söyleyeyim, sonra konuşalım. 2005’te endeksi yaratan ünlü fizikçi Jorge Hirsch’e göre büyük bir üniversitede sıradan bir doçentlik için her akademisyenin en az 12 h endeksine sahip olması gerekir. Şu anda 2 binin üzerinde üyesi bulunan ABD Bilimler Akademisi üyeliği için ise 45-50’nin üzerinde h endeksi gerekir.

4- NE ZAMANIN VERİLERİ
Kriterlere bakınca... TÜBA’daki ilk vehamet asil üyeliklerde. Buna göre 18 Kasım 2011 itibariyle 50’nin üzerinde h endeksi olan sadece beş profesör var. Ve en kötüsü... Bunlardan hiçbiri Türkiye’de değil. Aziz Sancar (h endeksi 91), Gökhan Hotamışlıgil (61), Miral Dizdaroğlu (60), İlhan Aksay (58), Amerika’dalar. Ataç İmamoğlu (50) ise İsviçre’de. Yani TÜBA’nın Amerika’nın kriterlerinde h endeksi şartını karşılayan ve Türkiye’de çalışan tek bir üyesi bile yok.

5- NEDEN ŞEREF ÜYESİLER
Asosiye üyeleri bir kenara bırakalım. 17’sinden 2’si sosyal bilimci. Gerisi genelde 11-24 h endeksi aralığında. Durum görece makul. Ancak şeref üyeliklerinde tablo felaket. Normalde h endeksinin daha yaşlı akademisyenlerde daha yüksek olması beklenir. Çünkü yıllar içinde daha çok makale üretmiş oluyorsunuz. Ve makaleleriniz de her gün peyderpey atıf alıyor. Ancak Türkiye’deki TÜBA üyeleri için durum tam tersi. 40’ın üzerinde sadece iki kişi var. Biri Amerika’da çalışmış Gazi Yaşargil. Diğeri, İTÜ’nün hocalarından Özer Bekaroğlu. Geri kalanların çoğu 10 küsur. Asıl şaşırtıcısı ise... Üç şeref üyesinin h endeksi 10’un altında.

6- TÜBA’YI KİM YÖNETİYOR
Vehamet TÜBA Konseyi’nde devam ediyor. 11 kişi var. Aralarından sadece biri sosyal bilimci. 10 kişiden h endeksi 30’un üzerinde çıkan sadece tek bir kişi. Sabancı’nın rektörü Ali Nihat Berker. O da şimdi Sabancı’da, daha önce İTÜ’deydi ama... Aslen 20 yıl Amerika’da, MIT’de çalışmış bir hoca. İki kişi 20 üzerinde. Emin Kansu ve Tayfun Özçelik. Geri kalan herkes aynı... 10 küsur...

BUNUN BİR MAZERETİ OLAMAZ
Köpüren olursa diye söylüyorum. Amerika’da da h endeksi’ne getirilen eleştiriler var, doğrudur. Örneğin makale sayısıyla sınırlı. Ve tek bir makaleyle binlerce atıf alan büyük bir buluşun h endeksine yansıması mümkün olmuyor. Ya da daha çok atıf alan deneysel çalışmalar, teorik makalelere göre h endeksinde avantajlı olabiliyor. Ancak en nihayet, h endeksi bir ölçü ve bir akademisyen için doğru bir referans kabul ediliyor.

Hesaplamaları yaptıktan sonra hikâyeyi Washington’daki Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST) akademisyenlerinden, TÜBA üyeleri arasında da en yüksek üçüncü h endeksine sahip Miral Dizdaroğlu’na sordum. Bunun bir mazereti olabilir mi diye. “Olmamalı” dedi. “Türkiye’de akademisyenlerin üzerinde yoğun bir ders yükü var. Araştırma fonları kısıtlı. Bürokrasiyle çok fazla uğraşmak zorundalar. Ama yine de bu seviyede bir kurulun üyesi olmak için en az 25-30 h endeksine sahip olunmalı” dedi.

Dizdaroğlu, hükümeti protesto için TÜBA’dan istifa eden akademisyenlerden. Ancak her ne kadar Amerika’da araştırmalarını geniş imkanlarla yürütüp... Türkiye’de kendi alanında çalışanlardan daha avantajlı olsa da... Bilime sağladığı katkıların ölçüsüne bakınca bu protestoyu en fazla hak edenlerden biri. Alanı laf bilimleri değil çünkü. Müspet bilim...

Kızsanız da durum bu.

Türkiye, kutuplaşmaların... Ve ideolojik bile değil, kısır siyasi çekişmelerin arasında bilim gibi müspet bir alanı dahi ortalamaya rehin bırakan bir ülke haline geliyor. Sırf kendinize yakın görüyorsunuz diye... Üstündeki şalı kaldırmıyorsunuz.

İkinin İkisi: Projelerin (de) Müslüman olma hakkı engellenemez

Beğendiğim ikinci yazı da bu:

Drita Draz'ın Kablosuz Ağ adlı köşesinden, alıntı adresi ise  şöyle:
http://www.hurriyet.com.tr/pazar/19283241.asp

Projelerin (de) Müslüman olma hakkı engellenemez

İslami sosyal ağ mevzusuna henüz gülmek için erken ama şimdilik ‘Muslim IT Project’ (Müslüman ıletişim Projesi) beni benden almaya yetti.

Adı Salamworld, kendisi İslam dünyasının Facebook’u... Henüz açılmadan yüksek oranda başvuru alan bu siteyle ilgili olarak geçen hafta tabiri caizse sosyal medya’da ‘kıyamet’ koptu. ışin tuhafı, dalga geçilen yanı 10’dan fazla ülkede şubesi olacak Salamworld’un merkezinin Türkiye’de kurulacak olması.

Motto’sunun ‘yasak, sansür, sınır ve siyaset yok’ olmasıyla iyice insanı merakta bırakan bu ıslami sosyal ağın akıbeti ne olur bilinmez ama insana hiç düşünmeden şunu söyletiyor: “Yasak, sansür, sınır ve siyaset yok” diyorsun ama hal böyleyse kancayı çok yanlış bir memlekete atmışsın hacı!

www.salamworld.com adresine tıklayıp, tövbe haşa tıklayıp demek istemedim işte vakitlice göz gezdirin, anladınız siz onu! Bakın bakalım herhangi bir ödülü hak edecek gibi görünüyor mu?

* Magnnuuum: Facebook: Ne düşünüyorsun?
Twitter: Ne yapıyorsun?
Foursquare: Neredesin?
ıslami Facebook: Bugün Allah için ne yaptın?

* hadibagalim: ıslami Facebook’tan sonra islami Twitter çıkarsa pılımı pırtımı toplar giderim burdan. Aga düşünsene ‘Follower’ yerine ‘Mürid’ yazdığını...

* istiklalAkarsu: - Sayın Mark Zuckerberg, ıslami Facebook tutar mı sizce? - Mark değil Mahmut’um ben, Mahmut Zübeyir - Ha? -ıkindi okundu mu? - Hö?

* NaferErmis: ıslami Facebook: “27 ortak mümin kardeşiniz var.”

* TwitPrensi: ıslami Facebook’ta ayrıldığınız sevgilinizin profiline arkadaş olmadan ‘Hakkını Helal Et’ butonu da bulunmalı. Mazallah Yoksa Cehennemlik.

* AbSurDMaN_: ıslami Facebook: Hilmi went from being ‘married’ to ‘boş ol! boş ol! boş ol!’

* onderseren: Canım resmime maşallah der misin? - ıslami Facebook

* acimasiztweet: ıslami Facebook: (Log in) Bismillah, (Log out) Pırt, (Poke) Selamün Aleyküm, (Like) Maşallah, (Block) Allah’a Havale, (Friend) Mümin

* FerdiCarrefour: ıslami Facebook çıkacakmış: “Haldun, Allah’ın izniyle Rumeysa’yı dürttü.”

20 Eylül 2011 Salı

Ecza Dolabı

Ah Şu İlaçlar...

İşyerine bir ecza dolabı alınması düşünülmekteydi. Gündelik masrafların karşılanması için her çalışandan aybaşlarında toplanan ufak paralarla bu tür işler SÜRdürülüyordu. Mavi boyalı, metal, birbirine bakan kırmızı hilallerle süslü iki SÜRgülü cam kapağı olan bir ecza dolabı alındı. Dolap, personelin kullandığı tuvalet kabinlerinin oraya, ana kapının arkasında kalan ve lavaboların sağ tarafındaki dar duvara asıldı, altında bir elektrikli el kurutma makinesi ve yerde de plastikten basit bir çöp kovası vardı.

Aynı zamanda karı-koca olan idareciler saltanatlarının SÜRdürülebilmesi için kendilerince güzel bir politika takip ediyorlardı: “Herkes bizle iyi olsun ama herkes birbiriyle kötü olsun”. Doğal olarak bu tutumdan en karlı çıkanlar yağdanlık huylular olmuştu, varlıklarının yegâne temeli ve konumlarını muhafaza ederek varlıklarını SÜRdürmelerinin sebebi idarecilerle aralarının SÜRekli iyi olması için SÜRdürdükleri yağ ticaretiydi. O dönemlerde Yalçın kayalıklara tünemiş Ejderler, Hakanlarının geniş-Koca kuşağına sokulanlar revaçta idi. SÜRe gelen sistemin geleceği idareciliği SÜRdürenler tarafından açıkça zikrediliyor “Benden sonra tufan” deniyordu.

Şahin bakışlı er-lerin bir kısmı Oğuz soylarının soyluluğuna uyarak Er ol’muştu, yıldızlardan ekseni başka yörüngelere doğru Kayan-lar vardı. Tümü kendilerince kıymetlerinin bilineceğini düşündükleri yahut umdukları yeni yuvalarına usulca ve usulünce çekilip gitmişti.
Bu sıralarda Kara Sakal (konunun ayrıntıları için “Handikap” başlıklı yazıma bakılabilir) dünyasında Doğu’dan yükselen ışığın aydınlığında Gürgen ağaçları kök salıyor, çevrede Çiçek-ler açıyor ve adeta yeni bir Tunç çağı başlıyordu…

Çalışma ortamının özellikleri, nitelikleri ve niteliksizlikleri üzerine bu kadar ayrıntı yeter bence, sözü fazla uzatıp konuyu dağıtmayalım. Ecza dolabında olması gereken oksijenli su, yara bandı ile aspirin gibi sıradan ilaçlar alınmış ve yerlerine konulmuştu. Bu kadar az malzemeyle dolap dikkati çekecek kadar boş kalmıştı haliyle…

Ancak birkaç gün sonra bu boşluk bir hoşlukla giderildi. Ecza dolabı nerede ise hiç boşluk kalmamacasına ilaçla dolmuştu. Genel tanımlamayla ifade edilirse pek çok hap, merhem vs üzerlerinde hangi rahatsızlık yahut organ için günün hangi zamanında ve ne şekilde kullanılacakları yazılı halde dolaba yerleştirilmişti. Fakat ilaçlarla beraber bir aksilik de dolmuştu dolaba, çünkü bunların tümü yaygın olmayan bazı rahatsızlıklar-hastalıklar içindi ve daha kötüsü neredeyse tümünün kullanım SÜReleri geçmişti, doğal olarak dolapta kalmalarına, bulunmalarına da gerek yoktu.

Bu satırları yazan işgüzar durumdan vazife çıkarmış ve birkaç gün sonra bunların tümünü ilaç dolabının hemen altında yer alan plastik çöp sepetine doldurmuştu. İlaçları dolaba koyanlardan birisi buraya bir SÜRü ilaç koymuştuk onlara ne oldu dediğinde de “Tümünü çöpe attım, maazallah biri dikkat etmez de bunlardan birisini içer yahut bir yerlerine SÜRer de zarar görür zira bunlar hem özel ilaçlar ve hem de kullanım SÜReleri geçmiş artık şifasız ilaçlar” cevabını almıştı.

Evet ilaçlar o gün çöpe gitmişti ama sadece onlar mı? Aslında onlarla birlikte o güne değin SÜRe gelen hükümranlık da çöpe atılmıştı…

(Yazı içinde dikkati çeken kelime tekrarları cehaletten yahut ifade kıtlığından değildir, bilgilerinize...)

1 Temmuz 2011 Cuma

Talihsizin Tarihine Ek 10

Türk Coğrafya Kurumu'nun Bazı Yayınları
Türk Coğrafya Kurumu'nun iki numaralı yayını 1946 yılında yapılmıştır. O günkü adıyla Harita Genel Müdürlüğü'nün ilk baskısını 1933’de daha nitelikli olan ikinci baskısını ise 1936 yılında yaptığı 8 paftalık 1:800.000 ölçekli Türkiye Haritası’nın yer adları indekslenmiştir.
Son derece kıymetli ve faydalı olacak olan bu çalışmada 23.000 kadar yer adı pafta konumlarıyla birlikte alfabetik olarak listelenmiştir.
363+8 sayfa ve iki cetvelden oluşan bu yayın ne yazık ki daha sonra toplatılmıştır.
 
Bunların dışında Türk Coğrafya Kurumu 1959-1962 yılları arasında Coğrafya Haberleri adıyla dört sayı da bülten çıkarmıştır.





Talihsizin Tarihine Ek 9

TÜRK COĞRAFYA KURUMUNUN 1972-1978 DÖNEMİ GÖREVLİLERİ



Talihsizin Tarihine Ek 8

KURUMUN 1958-1961 DÖNEMİ FAALİYET RAPORU





Talihsizin Tarihine Ek 7

KURUMUN 1955-1958 DÖNEMİ FAALİYET RAPORU


Talihsizin Tarihine Ek 6

Türk Coğrafya Kurumu’nun Maddi İmkânsızlıkları Üzerine…

1970 yılında Prof. C. A. Alagöz başkan imzasıyla iki sayfa bir mektup-dilekçe yazarak Başbakanlık’tan maddi ve manevi destek talep etmiştir.

1981 yılında Prof. C. A. Alagöz, Prof. Dr. C. R. Gürsoy, Prof. Dr. T. Yücel imzasıyla Milli Güvenlik Kurulu Başkanı Kenan Evren’e sekiz sayfa mektup-dilekçe yazılarak maddi ve manevi destek talep edilmiştir.

1985 yılında yine Prof. C. A. Alagöz, Prof. Dr. C. R. Gürsoy, Prof. Dr. T. Yücel imzasıyla dört sayfa bir mektup-dilekçe yazarak Başbakanlık’tan maddi ve manevi destek talep edilmiştir.

Talihsizin Tarihine Ek 5

GEZİLİ COĞRAFYA KURSLARI

Değinilmesi gereken bir başka önemli konu daha vardır. Milli Eğitim Bakanlığı ile Türk Coğrafya Kurumu ve Coğrafya Enstitüleri (İstanbul ve Ankara Üniversitesi Coğrafya Enstitüleri) birlikte Gezili Coğrafya Kursları düzenlemişlerdir. Bunların bazıları hakkında Türk Coğrafya Dergilerinin çeşitli sayılarında bilgiler bulmak mümkündür. Aşağıdaki bilgilerin bir kısmı C. A. Alagöz’ün Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Kültürü Araştırmaları Dergisi Yıl: XI-XII-XIII-XIV, Ankara 1973-1975’de yayınlanan “DTCF Ülkeler Coğrafyası Kürsüsü Çalışmaları Hakkında” adlı çalışmasından alınmıştır. Benim burada ifade ettiklerim bunların dışında kalan ya da daha önce her hangi bir yerde yayınlanmamış olanlar hakkındaki bazı ayrıntılardır.

1947 yılında Bakanlık Orta Öğretim Genel Müdürü biyoloji öğretmeni Hayri Ardıç’ın talebi üzerine, 1946-1948 yılları arasında Yüksek Öğretim Genel Müdürlüğü yapan Faik Reşit Unat’ın ilgi ve desteğiyle Prof. Alagöz gezili kurs programları hazırlamıştır. 3 gezili kurs programı hazırlanmış ve bakanlığa sunulmuştur. Programlar İstanbul Üniversitesinden

Ordinaryüs İbrahim Hakkı Akyol, Prof. Darkot, Tanoğlu ve Ardel taraflarından incelenip onaylanmıştır. Bu planın I. gurup gezisi, Prof. Ali Tanoğlu ile Alagöz idaresinde Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu'da; II. gurubun gezisi Prof. Ardel idaresinde Batı Anadolu'da; III. gurubun gezisi, Güneydoğu ve Güney Anadolu'da Prof. Darkot idaresinde yapılmış ve her üç grup, Ankara'da toplanan Coğrafya Kongresinde, gezilerindeki gözlemleri değerlendirmişlerdir.

Birinci grup Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu (6-31 Temmuz 1947) Gezili Coğrafya Kursu Programı aşağıdaki gibidir.
6 Temmuz 1947 Pazar: Ankara'dan hareket
6 Temmuz 1947 Pazar: Kayseri’ye varış
8 Temmuz 1947 Salı: Kayseri’ den hareket
8 Temmuz 1947 Salı: Sivas'a varış
11 Temmuz 1947 Cuma: Sivas'tan hareket
12 Temmuz 1947 Cumartesi: Erzurum'a varış
14 Temmuz 1947 Pazartesi: Erzurum'dan hareket
14 Temmuz 1947 Pazartesi: Bayburt'a varış
15 Temmuz 1947 Salı: Bayburt'tan hareket
15 Temmuz 1947 Salı: Trabzon'a varış
18 Temmuz 1947 Cuma: Trabzon'dan hareket
18 Temmuz 1947 Cuma: Gümüşhane'ye (yahut Bayburt’a)
19 Temmuz 1947 Cumartesi: Gümüşhane’den hareket
19 Temmuz 1947 Cumartesi: Erzurum'a varış
19 Temmuz 1947 Cumartesi: Erzurum'dan hareket
22 Temmuz 1947 Salı: Zonguldak'a varış
23 Temmuz 1947 Çarşamba: Zonguldak'tan hareket
23 Temmuz 1947 Çarşamba: Karabük'e varış
25 Temmuz 1947 Cuma: Karabük-Bolu
26 Temmuz 1947 Cumartesi: Bolu'dan Abant'a gidiş-dönüş
27 Temmuz 1947 Pazar: Bolu-Adapazarı
31 Temmuz 1947 Perşembe: Adapazarı'ndan hareket
31 Temmuz 1947 Perşembe: Ankara'ya Dönüş

Millî Eğitim Bakanlığı, bu verimli, olumlu denemeden sonra, DTCF Ülkeler Coğrafyası Kürsüsü’nden, başka gezili kurslar da istemiştir. Bu kurslar, Türk Coğrafya Kurumu Meslek Haftaları ve Kongrelerinden önce yapılarak kursa katılanların toplantılardaki çalışmalardan da faydalanmaları sağlanmıştır.

3. Coğrafya Kongresi öncesinde, 1951 Ağustosunda Prof. Dr. Danyal Bediz, Ali Tanoğlu ve Cemal Alagöz idaresinde, (Doç. Dr. Reşat Izbırak ve Doç. Dr. Cevat R. Gürsoy'un da katılımıyla) bir gezili kurs yapılmıştır. Güzergâh şöyledir: Ankara'dan hareketle Bolu-Mengen-Zonguldak-Eski Cağa, Düzce, Akçakoca, Arifiye, Kandıra, İstanbul.

Gezili Coğrafya Kurslarının Üçüncüsü 8-24 Temmuz 1952'de Prof. Cemal Arif Alagöz idaresinde Batı Anadolu’ya yapılmıştır. Gezi güzergâhı Ankara, Haymana, Kavuncu köprüsü ve Sakarya-Hamidiye Köy Enstitüsü, Sakarya başı, Bolvadin, Kütahya, Simav, Salihli, Manisa, İzmir, Ödemiş, Bozdağ Gölcüğü, Birgi, Selçuk ve Efes, Meryemana, Kuşadası, Ortaklar, Priyen, Milet, Bafa, gölü, Aydın, Denizli, Pamukkale ve Hiyerapolis, Uşak, Çifteler, Sivrihisar, Haymana, Ankara şeklindedir.

Kursa aralarında Türk coğrafyasına yayınlarıyla da katkı yapmış Cevat Korkut, Bekir Beret ve Kamil Günel gibi isimlerin de olduğu 30 öğretmen katılması planlanmış ancak 29 katılım olmuştur.

III. GEZİ PROGRAMI

08/07/1952: Ankara-İstasyon-Gazi Eğitim Enstitüsü
08/07/1952: Gazi Eğitim Ens.-Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Ankara-Hamidiye
09/07/1952: Hamidiye-Afyon
09/07/1952: Afyon-Kütahya
10/07/1952: Kütahya-Simav
11/07/1952: Simav Gölü ve çevresi
11/07/1952: Simav-Demirel-Salihli
13/07/1952: Salihli-Alaşehir-Kula Alaşehir-Salihli
13/07/1952: Salihli-Adala-Marmara Gölü (Gidiş-Dönüş)
13/07/1952: Salihli-Turgutlu-Manisa
14/07/1952: Manisa-M. Kemal Paşa-İzmir
15/07/1952: İzmir-İnciraltı
15/07/1952: İzmir-B.Yamanlar
15/07/1953: İzmir-Tire-Ödemiş
17/07/1953: Ödemiş-Bozdağ-Gölcük
18/07/1953: Ödemiş-Bayındır-Efes-Meryem Ana-Kuşadası-Söke-Ortaklar Köy Enstitüsü
19/07/1953: Ortaklar- Söke-Priyen harabeleri, Bafra Gölü, Milet harabeleri ve çevresi
20/07/1953: Ortaklar-Aydın-Denizli
21/07/1953: Denizli-Honaz ve Çürüksu vadisi ve dolayları
23/07/1953: Denizli-Pamukkale-Denizli
23/07/1953: Denizli-Çal-Çivril-Uşak
23/07/1953: Uşak-Gediz, Kütahya-Eskişehir Hamidiye
24/07/1953: Hanidiye-Ankara
24/07/1953: Ankara-Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi.
24/07/1953: Gazi Eğitim Enstitüsü-İstasyon

Katılanlar ve görev yerleri ise şu şekildedir:
1- Münevver Erdön, Adana Kız Öğretmen Okulu.
2- Zeki Öztanrısever, Edirne Öğretmen Okulu
3- Melâhat Sezer, Konya Kız Öğretmen Okulu
4- İsmet Konuk, Bolu Öğretmen Okulu
5- Akif Arkış, Pulur Köy Enstitüsü
6- Mehmet Uçkan, Cilavuz Köy Enstitüsü
7- Muzaffer Batuk, Arifiye Köy Enstitsü
8- Esat Bilginsoy, Arifiye Köy Enstitüsü (Rahatsızlığı sebebiyle katılamadı)
9- Hatice Ketin, Kızılçullu Köy Enstitsü
10- Niyazi Ünay, Çifteler Köy Enstitüsü
11- Naci Arı, Kepirtepe Köy Enstitüsü
12- Makbule Çetik, Aksu Köy Enstitüsü
13- Zehra Üstün, Hasanoğlan Köy Enstitüsü
14- İbrahim Pehlivan, Savaştepe Köy Enstitüsü
15- Bahriye Bayar, İvriz Köy Enstitüsü
16- Nermin Yalçın, Kızılçullu Köy Enstitüsü
17- Nebahat Gökçay, Aydın Lisesi
18- Hayriye Kutlu, Kayseri Lisesi
19- Fatma Gürsoy, Tokat Lisesi
2o- Şükriye Tam, Sivas Lisesi
21- Suat Aydınlı, Kütahya Lisesi
22- Cahide Erbek, Denizli Lisesi
23- Muzaffer Göksel, Afyon Lisesi
24- Sekip İçinsel, Eskişehir Lisesi
25- Kamil Günel, Van Lisesi
26- Macit Karakurum, Tokat Lisesi
27- Suphi Atay Manisa, Lisesi
28- Seyfi Alpan, Balıkesir Lisesi
29- Bekir Beret, Trabzon Lisesi
30- Cevat Korkut, İzmir Karşıyaka Lisesi

1953 yazında, Adana-Haruniye (Bugünkü Düziçi) Sosyal Bilgiler gezili kursu: Prof. Cemal Alagöz idaresinde 10-25 Ağustos tarihlerinde yapılmıştır. Kurs, Adana, Hatay, Maraş çevresinde gerçekleştirilmiştir. Program şöyledir:

10 Ağustos 1953 Pazartesi: Haruniye
11 Ağustos 1953 Salı Haruniye
12 Ağustos 1953 Çarşamba: Haruniye çevresinde
13 Ağustos 1953 Perşembe Haruniye çevresinde
14 Ağustos 1953 Cuma: Adana-Saimbeyli (Gece Saimbeyli’de)
15 Ağustos 1953 C.Ertesi: Saimbeyli civarında (Gece Saimbeyli’de)
16 Ağustos 1953 Pazar: Saimbeyli-Adana (Gece Adana’da )
17 Ağustos 1953 Pazartesi: Adana-Karataş-Yumurtalık-Karataş (Gece Karataş’ta)
18 Ağustos 1953 Salı: Karataş-Adana-Kösreli-İskenderun -Antakya (Gece Antakya’da)
19 Ağustos 1953 Çarşamba: Antakya-Haruniye
20 Ağustos 1953 Perşembe: Haruniye’de dinlenme
21 Ağustos 1953 Cuma: Haruniye’de Yeniköy pazarı.
22 Ağustos 1953 C.Ertesi: Haruniye’de
23 Ağustos 1953 Pazar: Haruniye’de
24 Ağustos 1953 Pazartesi: Haruniye-Maraş (Gece Maraş’ta)
25 Ağustos 1953 Salı Haruniye’ye dönüş ve Kursun kapanması.

17 Temmuz-5 Ağustos 1957, Doğu ve Güneydoğu Anadolu gezili kursu: Prof. Cemal Arif Alagöz idaresinde (Asist. Aydoğan Köksal'ın iştirakiyle): Ankara, Yozgat, Akdağmadeni, Sivas jips karstı, Divriği ve demir madenleri, Malatya, Akçadağ, Hazar gölü Ergani ve bakır madeni Diyarbakır, Batman, Garzan petrol kampı-Batman rafinerisi Bitlis-Tuğ-Ahlat Nemrut krater gölü Van-Hakkâri (Hakkâri’ye otobüsle giden ilk gezili kurs) Van, Doğubayazıt, Iğdır, Tuzluca, Kağızman, Kars, Sarıkamış, Erzurum, Pülümür, Malatya, Pınarbaşı, Kayseri, Ürgüp, Nevşehir, Gülşehir, Kırşehir, Ankara.

1962 Temmuzunda, Profesör Cevat R. Gürsoy idaresinde (Asist. Aydoğan Köksal’la birlikte) Batı Karadeniz bölümüyle Marmara bölgesine bir gezili kurs düzenlenmiştir.

1968 yazında Marmara gezili kursu düzenlenmiştir.

1970 yazında, Bakanlık "Öğretmeni İşbaşında Yetiştirme" Dairesince düzenlenen 20 günlük bir Batı Anadolu coğrafya gezili kursu da, Asist. Dr. Alâeddin Tandoğan'ın iştirakiyle Prof. Dr. Talip Yücel tarafından idare edilmiştir.

1970 ile 1975 yılları arasında yapılan gezili kurslarla ilgili diğer bazı bilgiler Türk coğrafya Dergisi’nin 26. Sayısında bulunabilir.

Kurumun XXV. Coğrafya Meslek Haftası 21-30 Temmuz tarihlerinde “8 Numaralı Coğrafya Kursu” ile birlikte yapılmıştır. Hafta Mersin Tevfik Sırrı Gür lisesinde yapılmıştır.

Bilimsel geziler 25 Temmuz Pazar günü başlamıştır. Gezi programı şöyledir:
25-7-1976 Pazar: Mersin, Silifke, Ovacık, Mersin (Viranşehir, Kanlıdivane, Cennet ve Cehennem Obrukları, Silifke Kalesi), konaklama Mersin’de.
26-7-1976 Pazartesi: Mersin-Adana; Şişe ve Cam Fabrikaları, Ataş Rafinerisi, Tarsus, Çamlıyayla, Adana’da tekstil fabrikası ziyareti, Seyhan Barajı, gece Adana’da.
27-7-1976 Salı: Adana-Kahramanmaraş; Kozan, Kadirli, Osmaniye, Bahçe, Türkoğlu, Gece Kahramanmaraş’ta.
28-7-1976 Çarşamba: Kahramanmaraş-Antakya; Narlı, Gaziantep, Kilis, Hassa, Kırıkhan, Hamam, Reyhanlı, Hatay Devlet Üretme Çiftliği, gece Antakya’da.
29-7-1976 Perşembe: Antakya-Mersin; Harbiye, Belen, İskenderun, Demir Çelik Fabrikası, Ceyhan, Yumurtalık, Adana, gece Mersin’de.
30-7-1976 Cuma: Değerlendirme ve kapanış.

Kurumun XXVI. Coğrafya Meslek Haftası 3-6 Kasım 1978 tarihlerinde İstanbul Üniversitesi Coğrafya enstitüsünde yapılmıştır.
Hafta sırasında 5-11-1978 Pazar günü İstanbul ve çevresine gezi düzenlenmiş
6 Kasım Pazartesi günü de Merkez Yönetim Kurulu Toplantısı yapılmıştır.