Ben Kimim

Fotoğrafım
Ankara'da doğdum, büyüdüm... Orada okudum... Yine orada eşimi tanıdım, aşık oldum... Evlendim... Çocuklarım oldu... 1995 yılında maaile Elazığ'a, 2009 yılında da Bilecik'e taşındık. Şimdilik buradayız.

21 Ekim 2013 Pazartesi

Antik Çağda Yaşayanların Dünyası


Günümüzde, astronotlar her 90 dakikada bir Dünya'nın etrafında dönüp, gezegenimizin coğrafi yapısını ve büyüklüğünü kendi gözleriyle görebiliyor. Ancak antik Yunan ve Romalı araştırmacılar için yaşadıkları gezegenin büyüklüğünü ve şeklini tahmin etmek çok zordu. Ayrıca iki halkın bu soruna yaklaşımı da farklıydı. Felsefeye önem veren Yunanlar Dünya'yı yıldızlara bakarak ölçüyordu. Yol yapan pratik Romalılarsa kilometre taşlarıyla.

Yunan coğrafyacı Strabo "Duyularımızın ve tecrübelerimizin gösterdiği üzere yaşadığımız Dünya bir ada. Karanın sınırlarına ulaştığımız her yerde karşımıza deniz çıkıyor ve biz bu denize 'Oceanus' adını veriyoruz. Tecrübelerimizin bize öğretemediği durumlarda ise mantığımız bize yol gösteriyor." diye yazmıştı.

Strabo'nun bu sözleri, 5 Ocak'a kadar Manhattan'daki Antik Dünya Çalışmaları Enstitüsü'nde devam edecek olan "Uzayı Ölçmek ve Haritalamak: Antik Yunan ve Roma'da Coğrafi Bilgi" isimli yeni bir sergide ziyaretçilerin karşısına çıkıyor. Yunan-Roman coğrafya anlayışını bize sunan sergi, 40'tan fazla parçayı da bir araya getiriyor. Bunlar arasında sanat eserleri ve çömleklerin yanı sıra klasik metinlere dayanan haritalar da var.

Orijinal haritaların ise neredeyse hepsi yok olmuş. Sergidekiler Orta Çağ ve Rönesans döneminde, Yunan ve Romalıların tasvirlerine dayanılarak çizilmiş olanlar.

Dante'nin cehennemin dokuz katına gerçekleştirdiği seyahatten çok daha öncesine giden klasik cehennem kavramlarını araştıran Roberta Casagrande-Kim, "Coğrafya haritalardan ibaret değildir. Haritaların bilişsel bir yönü de vardır" diyor. Plato'ya göre Sokrates, dünyanın büyük olduğunu ve Cebelitarık ile Kafkas Dağları arasında hayatını sürdürenlerin "tıpkı karıncalar ve kurbağaların göl kenarlarında yaşaması gibi, deniz kenarlarında yaşadıklarını" ve diğer pek çok insanın farklı bölgelerde ikamet ettiğini yazmıştı. Yunan yaklaşımındaki ilk gelişmelerden biri, Aristo'nun M.Ö. 4'üncü yüzyılda dünyanın yuvarlak olduğunu keşfetmesiydi. Bunu, ay tutulmasına, ufuk çizgisinde gemilerin ilk olarak gövdesinin kaybolmasına ve kişinin kuzeye ve güneye giderken yıldızların yer değiştirmesine dayandırmıştı.

M.Ö. 3'üncü yüzyılda İskenderiye'de bir kütüphaneci olan Eratosthenes, geometri kullanarak Mısır'da uzak bir alanda oluşan gölgenin eş zamanlı açısı ile dünyanın büyüklüğünü ölçtü. Üstelik bu ölçüm, Dünya'nın çevresine dair son derece doğru bir ölçü verdi. Böylece, haberdar oldukları Dünya'nın (birbirine bağlı olan Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları), bilinmeyen toprakların yalnızca bir kısmı olduğunu anladılar. Yunanlar ve Romalılar, Kuzey Kutup Dairesi, kuzey ılıman kuşağı, sıcak Yengeç Dönencesi, güney ılıman kuşağı ve Güney Kutbu'nu tespit ettiler.

Sergide ilk galerinin duvarlarına, yaklaşık yedi metre uzunluğunda ve yarım metre yüksekliğinde olan, Roma haritacılığının bir zamanlar ne kadar pratik ve kusursuz olduğunu gösteren Peutinger Haritası'nın dijital bir kopyası yansıtılıyor. Harita, İngiltere'den Hindistan'a imparatorluğun yollarını, şehirlerini, limanlarını ve kalelerini gösteriyor. Çalakalem çizilmiş ağaçlar ise Almanya'daki ormanları gösteriyor. Topografya minimal, yollar alabildiğine geniş ve kentler sembolik duvarlar ve kulelerle gösteriliyor. Haritanın ilk kopyalarından biri, 17'nci yüzyılda ortaya çıktı ve yıllarca Hapsburglu bir diplomat ve harita koleksiyoncusu olan Konrad Peutinger'de kaldı. Harita Avusturya Milli Kütüphanesi'nde. Kuzey Carolina Üniversitesi'nden tarihçi Richard J. A. Talbert, muhtemelen M.S. dördüncü yüzyıldan kalma olan haritanın, imparatorun misafirlerini etkilemek amacıyla yapılmış olabileceğini söylüyor.

Antik Yunanlıların en etkili isimlerinden biri ise M.S. ikinci yüzyı lda İskenderiye Kütüphanesi'nin en öneml i araştırmacılarından biri olan Claudium Ptolemy'di. Ptolemy'nin "Geographia"sı, antik topraklar ve şehirlerle ilgili çok sayıda bilgi vermiş, ayrıca Rönesans kartograflarının dünyanın ilk modern haritaları olan ve birkaç yüzyıl boyunca kullanılan "Mappa mundi" haritalarını yapmasına yardımcı olmuştu.

Ptolemy'nin hataları bile etkiliydi. Eratosthenes'in Dünya'nın büyüklüğüyle ilgili daha isabetli olan tahminlerini kullanmak yerine daha küçük bir Dünya öngördü. Yüz yıllar sonra Ptolemy'nin tahminlerine göre Avrupa'dan batıya doğru giderek Japonya veya Çin'e gitmeye çalışan Kolomb, karşısında hiç beklemediği Amerika kıtasını bulmuştu.

Bu yüzden Yunan-Roman coğrafyasının yeniden keşfedilmesi, Batı'yı sömürgeciliği çağına teşvik etti. Ve 1492'nin ardından haritası çıkarılacak yeni dünyalar keşfedildi. Sergi notları bize, iki yüzyıl içinde "antik coğrafya bilgisinin ve harita stillerinin üstünlüğünün sona erdiğini" gösteriyor. 

Elbette yeni keşifler ve teknolojiler, Yunan-Roman coğrafyasını zaman aşımına uğrattı. Ancak bu coğrafyanın nüfuzu, dünyaya bakış şeklimizi de değiştirdi. 

JOHN NOBLE WILFORD 
13.10.2013

18 Ekim 2013 Cuma

Science Dergisi'nden özgün hali

Science 4 October 2013:
Vol. 342 no. 6154 pp. 60-65
DOI: 10.1126/science.342.6154.60
NEWS
Who's Afraid of Peer Review?
John Bohannon

A spoof paper concocted by Science reveals little or no scrutiny at many open-access journals.

On 4 July, good news arrived in the inbox of Ocorrafoo Cobange, a biologist at the Wassee Institute of Medicine in Asmara. It was the official letter of acceptance for a paper he had submitted 2 months earlier to the Journal of Natural Pharmaceuticals, describing the anticancer properties of a chemical that Cobange had extracted from a lichen.

In fact, it should have been promptly rejected. Any reviewer with more than a high-school knowledge of chemistry and the ability to understand a basic data plot should have spotted the paper's short-comings immediately. Its experiments are so hopelessly flawed that the results are meaningless.

I know because I wrote the paper. Ocorrafoo Cobange does not exist, nor does the Wassee Institute of Medicine. Over the past 10 months, I have submitted 304 versions of the wonder drug paper to open-access journals. More than half of the journals accepted the paper, failing to notice its fatal flaws. Beyond that headline result, the data from this sting operation reveal the contours of an emerging Wild West in academic publishing.

From humble and idealistic beginnings a decade ago, open-access scientific journals have mushroomed into a global industry, driven by author publication fees rather than traditional subscriptions. Most of the players are murky. The identity and location of the journals' editors, as well as the financial workings of their publishers, are often purposefully obscured. But Science's investigation casts a powerful light. Internet Protocol (IP) address traces within the raw headers of e-mails sent by journal editors betray their locations. Invoices for publication fees reveal a network of bank accounts based mostly in the developing world. And the acceptances and rejections of the paper provide the first global snapshot of peer review across the open-access scientific enterprise.

One might have expected credible peer review at the Journal of Natural Pharmaceuticals. It describes itself as "a peer reviewed journal aiming to communicate high quality research articles, short communications, and reviews in the field of natural products with desired pharmacological activities." The editors and advisory board members are pharmaceutical science professors at universities around the world.

The journal is one of more than 270 owned by Medknow, a company based in Mumbai, India, and one of the largest open-access publishers. According to Medknow's website, more than 2 million of its articles are downloaded by researchers every month. Medknow was bought for an undisclosed sum in 2011 by Wolters Kluwer, a multinational firm headquartered in the Netherlands and one of the world's leading purveyors of medical information with annual revenues of nearly $5 billion.

But the editorial team of the Journal of Natural Pharmaceuticals, headed by Editor-in-Chief Ilkay Orhan, a professor of pharmacy at Eastern Mediterranean University in Gazimagosa, Cyprus, asked the fictional Cobange for only superficial changes to the paper—different reference formats and a longer abstract—before accepting it 51 days later. The paper's scientific content was never mentioned. In an e-mail to Science, managing editor Mueen Ahmed, a professor of pharmacy at King Faisal University in Al-Hasa, Saudi Arabia, states that he will permanently shut down the journal by the end of the year. "I am really sorry for this," he says. Orhan says that for the past 2 years, he had left the journal's operation entirely to staff led by Ahmed. (Ahmed confirms this.) "I should've been more careful," Orhan says.



Tangled web. 
The location of a journal's publisher, editor, and bank account are often continents apart. Explore an interactive version of this map at http://scim.ag/OA-Sting.
CREDIT: DAVID QUINN AND DANIEL WIESMANN

Acceptance was the norm, not the exception. The paper was accepted by journals hosted by industry titans Sage and Elsevier. The paper was accepted by journals published by prestigious academic institutions such as Kobe University in Japan. It was accepted by scholarly society journals. It was even accepted by journals for which the paper's topic was utterly inappropriate, such as the Journal of Experimental & Clinical Assisted Reproduction.

The rejections tell a story of their own. Some open-access journals that have been criticized for poor quality control provided the most rigorous peer review of all. For example, the flagship journal of the Public Library of Science, PLOS ONE, was the only journal that called attention to the paper's potential ethical problems, such as its lack of documentation about the treatment of animals used to generate cells for the experiment. The journal meticulously checked with the fictional authors that this and other prerequisites of a proper scientific study were met before sending it out for review. PLOS ONErejected the paper 2 weeks later on the basis of its scientific quality.

Down the rabbit hole

The story begins in July 2012, when the Science editorial staff forwarded to me an e-mail thread from David Roos, a biologist at the University of Pennsylvania. The thread detailed the publication woes of Aline Noutcha, a biologist at the University of Port Harcourt in Nigeria. She had taken part in a research workshop run by Roos in Mali in January last year and had been trying to publish her study of Culex quinquefasciatus, a mosquito that carries West Nile virus and other pathogens.

Noutcha had submitted the paper to an open-access journal called Public Health Research. She says that she believed that publication would be free. A colleague at her university had just published a paper for free in another journal from the same publisher: Scientific & Academic Publishing Co. (SAP), whose website does not mention fees. After Noutcha's paper was accepted, she says, she was asked to pay a $150 publication fee: a 50% discount because she is based in Nigeria. Like many developing world scientists, Noutcha does not have a credit card, and international bank transfers are complicated and costly. She eventually convinced a friend in the United States to pay a fee further reduced to $90 on her behalf, and the paper was published.



Peer review reviewed. 
Few journals did substantial review that identified the paper's flaws.
CREDIT: C. SMITH/SCIENCE

Roos complained that this was part of a trend of deceptive open-access journals "parasitizing the scientific research community." Intrigued, I looked into Scientific & Academic Publishing. According to its website, "SAP serves the world's research and scholarly communities, and aims to be one of the largest publishers for professional and scholarly societies." Its list includes nearly 200 journals, and I randomly chose one for a closer look. The American Journal of Polymer Science describes itself as "a continuous forum for the dissemination of thoroughly peer-reviewed, fundamental, international research into the preparation and properties of macromolecules." Plugging the text into an Internet search engine, I quickly found that portions had been cut and pasted from the website of the Journal of Polymer Science, a respected journal published by Wiley since 1946.

I began to wonder if there really is anything American about the American Journal of Polymer Science. SAP's website claims that the journal is published out of Los Angeles. The street address appears to be no more than the intersection of two highways, and no phone numbers are listed.

I contacted some of the people listed as the journal's editors and reviewers. The few who replied said they have had little contact with SAP. Maria Raimo, a chemist at the Institute of Chemistry and Technology of Polymers in Naples, Italy, had received an e-mail invitation to be a reviewer 4 months earlier. To that point, she had received a single paper—one so poor that "I thought it was a joke," she says.

Despite her remonstrations to the then–editor-in-chief, a person of unknown affiliation called David Thomas, the journal published the paper. Raimo says she asked to be removed from the masthead. More than a year later, the paper is still online and the journal still lists Raimo as a reviewer.

After months of e-mailing the editors of SAP, I finally received a response. Someone named Charles Duke reiterated—in broken English—that SAP is an American publisher based in California. His e-mail arrived at 3 a.m., Eastern time.

To replicate Noutcha's experience, I decided to submit a paper of my own to an SAP journal. And to get the lay of this shadowy publishing landscape, I would have to replicate the experiment across the entire open-access world.

The targets

The Who's Who of credible open-access journals is the Directory of Open Access Journals (DOAJ). Created 10 years ago by Lars Bjørnshauge, a library scientist at Lund University in Sweden, the DOAJ has grown rapidly, with about 1000 titles added last year alone. Without revealing my plan, I asked DOAJ staff members how journals make it onto their list. "The title must first be suggested to us through a form on our website," explained DOAJ's Linnéa Stenson. "If a journal hasn't published enough, we contact the editor or publisher and ask them to come back to us when the title has published more content." Before listing a journal, they review it based on information provided by the publisher. On 2 October 2012, when I launched my sting, the DOAJ contained 8250 journals and abundant metadata for each one, such as the name and URL of the publisher, the year it was founded, and the topics it covers.

There is another list—one that journals fear. It is curated by Jeffrey Beall, a library scientist at the University of Colorado, Denver. His list is a single page on the Internet that names and shames what he calls "predatory" publishers. The term is a catchall for what Beall views as unprofessional practices, from undisclosed charges and poorly defined editorial hierarchy to poor English—criteria that critics say stack the deck against non-U.S. publishers.

Like Batman, Beall is mistrusted by many of those he aims to protect. "What he's doing is extremely valuable," says Paul Ginsparg, a physicist at Cornell University who founded arXiv, the preprint server that has become a key publishing platform for many areas of physics. "But he's a little bit too trigger-happy."

I asked Beall how he got into academic crime-fighting. The problem "just became too bad to ignore," he replied. The population "exploded" last year, he said. Beall counted 59 predatory open-access publishers in March 2012. That figure had doubled 3 months later, and the rate has continued to far outstrip DOAJ's growth.

To generate a comprehensive list of journals for my investigation, I filtered the DOAJ, eliminating those not published in English and those without standard open-access fees. I was left with 2054 journals associated with 438 publishers. Beall's list, which I scraped from his website on 4 October 2012, named 181 publishers. The overlap was 35 publishers, meaning that one in five of Beall's "predatory" publishers had managed to get at least one of their journals into the DOAJ.

I further whittled the list by striking off publishers lacking a general interest scientific journal or at least one biological, chemical, or medical title. The final list of targets came to 304 open-access publishers: 167 from the DOAJ, 121 from Beall's list, and 16 that were listed by both. (Links to all the publishers, papers, and correspondence are available online at http://scim.ag/OA-Sting.)

The bait

The goal was to create a credible but mundane scientific paper, one with such grave errors that a competent peer reviewer should easily identify it as flawed and unpublishable. Submitting identical papers to hundreds of journals would be asking for trouble. But the papers had to be similar enough that the outcomes between journals could be comparable. So I created a scientific version of Mad Libs.

The paper took this form: Molecule X from lichen species Y inhibits the growth of cancer cell Z. To substitute for those variables, I created a database of molecules, lichens, and cancer cell lines and wrote a computer program to generate hundreds of unique papers. Other than those differences, the scientific content of each paper is identical.

The fictitious authors are affiliated with fictitious African institutions. I generated the authors, such as Ocorrafoo M. L. Cobange, by randomly permuting African first and last names harvested from online databases, and then randomly adding middle initials. For the affiliations, such as the Wassee Institute of Medicine, I randomly combined Swahili words and African names with generic institutional words and African capital cities. My hope was that using developing world authors and institutions would arouse less suspicion if a curious editor were to find nothing about them on the Internet.

The papers describe a simple test of whether cancer cells grow more slowly in a test tube when treated with increasing concentrations of a molecule. In a second experiment, the cells were also treated with increasing doses of radiation to simulate cancer radiotherapy. The data are the same across papers, and so are the conclusions: The molecule is a powerful inhibitor of cancer cell growth, and it increases the sensitivity of cancer cells to radiotherapy.

There are numerous red flags in the papers, with the most obvious in the first data plot. The graph's caption claims that it shows a "dose-dependent" effect on cell growth—the paper's linchpin result—but the data clearly show the opposite. The molecule is tested across a staggering five orders of magnitude of concentrations, all the way down to picomolar levels. And yet, the effect on the cells is modest and identical at every concentration.

One glance at the paper's Materials & Methods section reveals the obvious explanation for this outlandish result. The molecule was dissolved in a buffer containing an unusually large amount of ethanol. The control group of cells should have been treated with the same buffer, but they were not. Thus, the molecule's observed "effect" on cell growth is nothing more than the well-known cytotoxic effect of alcohol.

The second experiment is more outrageous. The control cells were not exposed to any radiation at all. So the observed "interactive effect" is nothing more than the standard inhibition of cell growth by radiation. Indeed, it would be impossible to conclude anything from this experiment.

To ensure that the papers were both fatally flawed and credible submissions, two independent groups of molecular biologists at Harvard University volunteered to be virtual peer reviewers. Their first reaction, based on their experience reviewing papers from developing world authors, was that my native English might raise suspicions. So I translated the paper into French with Google Translate, and then translated the result back into English. After correcting the worst mistranslations, the result was a grammatically correct paper with the idiom of a non-native speaker.

The researchers also helped me fine-tune the scientific flaws so that they were both obvious and "boringly bad." For example, in early drafts, the data were so unexplainably weird that they became "interesting"—perhaps suggesting the glimmer of a scientific breakthrough. I dialed those down to the sort of common blunders that a peer reviewer should easily interdict.

The paper's final statement should chill any reviewer who reads that far. "In the next step, we will prove that molecule X is effective against cancer in animal and human. We conclude that molecule X is a promising new drug for the combined-modality treatment of cancer." If the scientific errors aren't motivation enough to reject the paper, its apparent advocacy of bypassing clinical trials certainly should be.

The sting

Between January and August of 2013, I submitted papers at a rate of about 10 per week: one paper to a single journal for each publisher. I chose journals that most closely matched the paper's subject. First choice would be a journal of pharmaceutical science or cancer biology, followed by general medicine, biology, or chemistry. In the beginning, I used several Yahoo e-mail addresses for the submission process, before eventually creating my own e-mail service domain, afra-mail.com, to automate submission.

A handful of publishers required a fee be paid up front for paper submission. I struck them off the target list. The rest use the standard open-access "gold" model: The author pays a fee if the paper is published.

If a journal rejected the paper, that was the end of the line. If a journal sent review comments that asked for changes to layout or format, I complied and resubmitted. If a review addressed any of the paper's serious scientific problems, I sent the editor a "revised" version that was superficially improved—a few more photos of lichens, fancier formatting, extra details on methodology—but without changing any of the fatal scientific flaws.

After a journal accepted a paper, I sent a standard e-mail to the editor: "Unfortunately, while revising our manuscript we discovered an embarrassing mistake. We see now that there is a serious flaw in our experiment which invalidates the conclusions." I then withdrew the paper.

The results

By the time Science went to press, 157 of the journals had accepted the paper and 98 had rejected it. Of the remaining 49 journals, 29 seem to be derelict: websites abandoned by their creators. Editors from the other 20 had e-mailed the fictitious corresponding authors stating that the paper was still under review; those, too, are excluded from this analysis. Acceptance took 40 days on average, compared to 24 days to elicit a rejection.

Of the 255 papers that underwent the entire editing process to acceptance or rejection, about 60% of the final decisions occurred with no sign of peer review. For rejections, that's good news: It means that the journal's quality control was high enough that the editor examined the paper and declined it rather than send it out for review. But for acceptances, it likely means that the paper was rubber-stamped without being read by anyone.

Of the 106 journals that discernibly performed any review, 70% ultimately accepted the paper. Most reviews focused exclusively on the paper's layout, formatting, and language. This sting did not waste the time of many legitimate peer reviewers. Only 36 of the 304 submissions generated review comments recognizing any of the paper's scientific problems. And 16 of those papers were accepted by the editors despite the damning reviews.

The results show that Beall is good at spotting publishers with poor quality control: For the publishers on his list that completed the review process, 82% accepted the paper. Of course that also means that almost one in five on his list did the right thing—at least with my submission. A bigger surprise is that for DOAJ publishers that completed the review process, 45% accepted the bogus paper. "I find it hard to believe," says Bjørnshauge, the DOAJ founder. "We have been working with the community to draft new tighter criteria for inclusion." Beall, meanwhile, notes that in the year since this sting began, "the number of predatory publishers and predatory journals has continued to escalate at a rapid pace."

A striking picture emerges from the global distribution of open-access publishers, editors, and bank accounts. Most of the publishing operations cloak their true geographic location. They create journals with names like theAmerican Journal of Medical and Dental Sciences or the European Journal of Chemistry to imitate—and in some cases, literally clone—those of Western academic publishers. But the locations revealed by IP addresses and bank invoices are continents away: Those two journals are published from Pakistan and Turkey, respectively, and both accepted the paper. The editor-in-chief of the European Journal of Chemistry, Hakan Arslan, a professor of chemistry at Mersin University in Turkey, does not see this as a failure of peer review but rather a breakdown in trust. When a paper is submitted, he writes in an e-mail, "We believe that your article is original and [all of] your supplied information is correct." The American Journal of Medical and Dental Sciences did not respond to e-mails.

About one-third of the journals targeted in this sting are based in India—overtly or as revealed by the location of editors and bank accounts—making it the world's largest base for open-access publishing; and among the India-based journals in my sample, 64 accepted the fatally flawed papers and only 15 rejected them. The United States is the next largest base, with 29 acceptances and 26 rejections. (Explore a global wiring diagram of open-access publishing at http://scim.ag/OA-Sting.)

But even when editors and bank accounts are in the developing world, the company that ultimately reaps the profits may be based in the United States or Europe. In some cases, academic publishing powerhouses sit at the top of the chain.

Journals published by Elsevier, Wolters Kluwer, and Sage all accepted my bogus paper. Wolters Kluwer Health, the division responsible for the Medknow journals, "is committed to rigorous adherence to the peer-review processes and policies that comply with the latest recommendations of the International Committee of Medical Journal Editors and the World Association of Medical Editors," a Wolters Kluwer representative states in an e-mail. "We have taken immediate action and closed down the Journal of Natural Pharmaceuticals."

In 2012, Sage was named the Independent Publishers Guild Academic and Professional Publisher of the Year. The Sage publication that accepted my bogus paper is the Journal of International Medical Research. Without asking for any changes to the paper's scientific content, the journal sent an acceptance letter and an invoice for $3100. "I take full responsibility for the fact that this spoof paper slipped through the editing process," writes Editor-in-Chief Malcolm Lader, a professor of pschopharmacology at King's College London and a fellow of the Royal Society of Psychiatrists, in an e-mail. He notes, however, that acceptance would not have guaranteed publication: "The publishers requested payment because the second phase, the technical editing, is detailed and expensive. … Papers can still be rejected at this stage if inconsistencies are not clarified to the satisfaction of the journal." Lader argues that this sting has a broader, detrimental effect as well. "An element of trust must necessarily exist in research including that carried out in disadvantaged countries," he writes. "Your activities here detract from that trust."

The Elsevier journal that accepted the paper, Drug Invention Today, is not actually owned by Elsevier, says Tom Reller, vice president for Elsevier global corporate relations: "We publish it for someone else." In an e-mail toScience, the person listed on the journal's website as editor-in-chief, Raghavendra Kulkarni, a professor of pharmacy at the BLDEA College of Pharmacy in Bijapur, India, stated that he has "not had access to [the] editorial process by Elsevier" since April, when the journal's owner "started working on [the] editorial process." "We apply a set of criteria to all journals before they are hosted on the Elsevier platform," Reller says. As a result of the sting, he says, "we will conduct another review."

The editor-in-chief of the Kobe Journal of Medical Sciences, Shun-ichi Nakamura, a professor of medicine at Kobe University in Japan, did not respond to e-mails. But his assistant, Reiko Kharbas, writes that "Upon receiving the letter of acceptance, Dr. Obalanefah withdrew the paper," referring to the standard final e-mail I sent to journals that accepted the paper. "Therefore, the letter of acceptance we have sent … has no effect whatsoever."

Other publishers are glad to have dodged the bullet. "It is a relief to know that our system is working," says Paul Peters, chief strategy officer of Hindawi, an open-access publisher in Cairo. Hindawi is an enormous operation: a 1000-strong editorial staff handling more than 25,000 articles per year from 559 journals. When Hindawi began expanding into open-access publishing in 2004, Peters admits, "we looked amateurish." But since then, he says, "publication ethics" has been their mantra. Peer reviewers at one Hindawi journal, Chemotherapy Research and Practice, rejected my paper after identifying its glaring faults. An editor recommended I try another Hindawi journal, ISRN Oncology; it, too, rejected my submission.

Coda

From the start of this sting, I have conferred with a small group of scientists who care deeply about open access. Some say that the open-access model itself is not to blame for the poor quality control revealed by Science's investigation. If I had targeted traditional, subscription-based journals, Roos told me, "I strongly suspect you would get the same result."* But open access has multiplied that underclass of journals, and the number of papers they publish. "Everyone agrees that open-access is a good thing," Roos says. "The question is how to achieve it."

The most basic obligation of a scientific journal is to perform peer review, arXiv founder Ginsparg says. He laments that a large proportion of open-access scientific publishers "clearly are not doing that." Ensuring that journals honor their obligation is a challenge that the scientific community must rise to. "Journals without quality control are destructive, especially for developing world countries where governments and universities are filling up with people with bogus scientific credentials," Ginsparg says.

As for the publisher that got Aline Noutcha to pony up a publication fee, the IP addresses in the e-mails from Scientific & Academic Publishing reveal that the operation is based in China, and the invoice they sent me asked for a direct transfer of $200 to a Hong Kong bank account.

The invoice arrived with good news: After a science-free review process, one of their journals—the International Journal of Cancer and Tumor—accepted the paper. Posing as lead author Alimo Atoa, I requested that it be withdrawn. I received a final message that reads like a surreal love letter from one fictional character to another:

Dear Alimo Atoa,We fully respect your choice and withdraw your artilce.
If you are ready to publish your paper,please let me know and i will be at your service at any time.
Sincerely yours, Grace Groovy

* Correction on 3 Oct. 2013: This sentence was clarified to better reflect Roos's view.
Aşağıdaki adreslerden yazıyı alabilirsiniz:
http://www.sciencemag.org/content/342/6154/60.full 
http://www.sciencemag.org/content/342/6154/60.full.pdf

Sahte makale, yeniden...

Gülünç bir bilim skandalı
Tevfik Fikret, “Şüphe bir nura doğru koşmaktır” demişti.
Çağımızda her şeyden şüphe etmeliyiz, başta bilimsel yazılardan. Çünkü vereceğim örnek bunu zorunlu kılıyor. Hele hele internette okuyup yazılı kaynaktan sağlamasını yapamadığınız her şeyden kuşkulanın.
Uydurma araştırmayı hazırlayan Harvard Üniversitesi’nin araştırmacılarından John Bohannon. Uydurma yazıyı basan, saygın, referans niteliği taşıyan, American Association for the Advancement of Sciences tarafından yayımlanan Science dergisinin 4 Ekim tarihli sayısı.
Olayın özü şu:
“John Bohannon bilimsel görünüşlü, iddialı, ama içi boş ve uyduruk bir yazı oluşturur. Buna göre, yosundan elde ettiği bir kimyasal madde kansere iyi gelmektedir. Bunu olmayan bir üniversitede çalışan uyduruk adlı bir araştırmacı kimliğiyle 255 hakemli dergiye yollar. 157 dergi kabul eder, 98’i reddeder. Kabul edenlerin arasında dev yayınevleri olan Sage, Elsevier ve Wolters Kluwer’in dergileri de vardır. Bir tanesi çok ilginç. Yazının yazarı Ocorrafoo Cobange’dır. Araştırmasını yürüttüğü yer de Afrika’da Wassee Tıp Enstitüsü. Tabii ikisi de uydurma. Ne böyle bir kişi var, ne de böyle bir enstitü. Yazı basılır.
Bohannon ‘Liseyi düzeyli kimya bilgisiyle bitirmiş ve şemalara az buçuk dikkatle göz atmasını bilen bir kişinin hemen yakalayacağı saçmalıkta bir yazıydı benimki’ diyor. Bohannon, Science’daki yazısının ekinde bir de harita vermiş. Yazıyı kime yollamış, kim kabul etmiş, kim reddetmiş, para hangi ülkedeki bankalara yatırılmış olgularını gösteren bir harita. Haritada Türkiye de yer alıyor.”
Peki bu hatalar nereden kaynaklanıyor?
Yanıtı aşağıda:
“Bilimsel yazıları yayımlatma sisteminde son yıllarda hızla gelişen bir tür var: Kamuya açık internet dergiciliği. Eskiden bilimsel yazılar ancak (hem de yüksek bir bedelle) özel olarak abone olunan internet sitelerinde yayımlanırdı. Bazı çevreler kamuya açık dergiciliği önermeye başladılar. Haklı olarak. Bilgi büyük paralar ödenerek ulaşılan kapalı kutularda kalmasın diye. İşte kamuya açık dergiciliğin yolunu 2002’de açan bu görüş oldu. Bu yaklaşımı Avrupa Birliği de destekledi. Ve bu yöntem patladı. Çünkü bu dergilerde bir yazının yayımlanabilmesi için yazarın dergiye para ödemesi gerekiyor. Örneğin 300 dolar.  Pazarlık yaparsanız 150 dolara düşüyorlar. Doktora yapanların, bilim dünyasında adını duyurup yer edinmek isteyenlerin başvurmak zorunda kaldıkları bir yöntem.
Ancak bilim dergilerinin eskiden beri uyguladıkları bir sistem var. Yollanan yazıları saygın ve güvenilir (olmaları gereken) bilim insanları okuyor. Bu hakemlerin aracılığıyla yazının tutarlılığı, bilimsel değeri ve katkısı ölçülüyor. Yazı, hakemlerin izninden sonra basılıyor. Kamuya açık dergiler de bu sistemi doğal olarak uygulamak zorunda kaldılar. (Ya da uygulamakta olduklarını iddia ettiler.)”
Bizde de iyi bir yazar arkadaşımız bir gazetede yazdığı yazısında kendi uydurduğu bir ismin düşüncelerini yazmıştı. Daha sonra o uydurulmuş ismin düşüncelerine atıfta bulunarak yazı yazanlar bile çıkmıştı. Bir kez de şaka olsun diye bir tanıdığımız dergiye Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı taklit ederek bir şiir göndermiş ve şiir de şairin adıyla basılmıştı.
GÜLMELİ mi üzülmeli mi? Bakış açısına bağlı bir davranış.

Doğan Hızlan’ın 18 Ekim 2013 tarihli Hürriyet Gazetesi’ndeki yazısından alınmıştır.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24936034.asp

5 Ekim 2013 Cumartesi

Armageddon

Türkiye'nin entelektüel Armageddon'u
...
Yaşamakta olduğumuz entelektüel Armageddon nedeniyle bence Türkiye, bugün global dünyada aktif biçimde bulunmayı en az hak eden bir ülke olma yoluna giriyor.
Bugün, "Devlet yönetiminden iş âlemine, medyadan kamu yönetimine her alanda bu düşük düzeyli vasatizme neden bu kadar çabuk düştük, bu durum insanlarımıza neden bu kadar kolay ve uygun geldi?" sorularına cevap verme yolunda bir fikir atacağım ortaya.
Kabul ediyorum ki anlatacağım neden tek değil, başkaları da var ama bunu da göz önüne almadan diğerlerini anlayamayacağız.
Bugün Türkiye vatandaşlarının çoğu, herhangi bir entelektüel ihtiyacını kitaplar yerine cep telefonlarından alacağını sanıyor.
Gerçi çoğu kişinin, dini metinleri okuma dışında fazla bir entelektüel ihtiyacı da olduğu şüphelidir, ama yine de insanlar biraz enformasyon sahibi olma ihtiyaçlarını cep telefonlarından sağlayacaklarını düşünüyor.
Kalabalıkların olduğu mekânlara gidin, insanların bir kitap, bir dergi okumak veya birbirleriyle konuşmak yerine ağır bir uyuşturucunun etkisindeymişler gibi sabit bir şekilde ellerindeki cep telefonlarına baktıklarını göreceksiniz.
Aynı masada oturduğu halde karşısındaki kıza cep telefonundan ulaşmaya çalışan, onunla mesajlaşan keriz bile gördüm ben.
Ellerindeki aletin bir pazarlama yöntemi olarak "akıllı" diye adlandırılmasına kanmış gözüken kalabalıklar, bu dünyada kendilerine gerekebilecek bilgilerin tümünü o aletten alabileceklerini ve bununla sosyalleşebileceklerini düşünüyorlar.
Kullandığımız aletler beynimizi değiştirebiliyor. Beyin fonksiyonları bilgi almak için hangi aracı kullandığımıza bağlı olarak değişebiliyor. Buna "bireyin plastikliği" deniyor. Kitap okunduğu dönemde "edebi beyinler" gelişiyordu.
İnternet döneminde edebi beyinlerin ölümü gerçekleşti ve beyinler okumaya değil bakmaya alışmaya başladı. En basit okuma eylemini bile unutan ve "F tipi okuma" denilen sayfayı yukarıdan aşağıya gözleriyle tarayan insanlar çoğunluğu oluşturdu.
Bu aynı zamanda kitlesel bir aptallık salgınının yaşanmasına yol açtı. Şimdi ise bakmayı cep telefonlarıyla sürdürenler, kendi beyinlerinin ölümüne son noktayı koyuyorlar. Onlar bunun farkında değil, ama bizler Türkiye'nin düştüğü vasatlık kısırdöngüsüne, artık hiçbir yaratıcı düşünce üretememesine bakarak onların kolektif durumu hakkında bir sonuca varabiliriz. Sonuç acıklı ve son derece vahim.
Entelektüel faaliyet için kullandığımız ortamın beynimizi etkilemeyeceğini düşünüyorsanız, size Nietzsche hakkında bir şey anlatacağım. Büyük ve son derece edebi metinlerin yazarı olan büyük filozof, hayatının her döneminde kendisine büyük acılar veren hastalıklarla boğuştu. Yaşlandıkça da onlarla zor baş edebilir hale geldi ve yazı bile yazamaz duruma düştü.
Arkadaşları yazmayı sürdürmesi için ona daktilonun ilk biçimi olan bir yazı makinesi hediye ettiler. Ve o güne kadar el yazısıyla yazan filozof, o makineyi kullanarak yazmayı sürdürdü. Ancak ilginç bir şey de oldu. O güne kadar son derece ağdalı ve derin içerikli uzun cümlelerle yazan Nietzsche'nin yazı biçimi değişti, kısa cümlelerle telgraf çeker gibi yazmaya başladı.
Onun beyni bile etkilenebildiyse, hiçbirimiz onun tırnağı bile olamayacağımıza göre insanımızın acınacak halini bir düşünün siz.
Bugün verdikleri eğitimler ortaokul seviyesine düşmüş olan çoğu üniversitemizde çözüm için ilk adım, gençlerin edebi metinleri okumalarını zorunlu hale getirmektir.
...
Yoksa bu entelektüel Armageddon, Türkiye'nin sonu olacak.

Serdar Turgut’un 5 Ekim 2013 tarihli Habertürk gazetesindeki köşesinden alınmıştır, url:
http://www.haberturk.com/yazarlar/serdar-turgut-2025/883314-turkiyenin-entelektuel-armageddonu

Sahte Makale

Bilim dünyasında sahte makale skandalı
Takma isim kullanan bir yazarın hazırladığı sahte bilimsel makale, dünya genelinde tam 157 dergide yayımlandı. Skandal, açık kaynaklı yayımların ne kadar iyi kontrol edildiği konusunda büyük bir tartışma başlattı.
Dünyanın en prestijli bilim dergilerinden Science için muhabirlik yapan John Bohannon, hazırladığı sahte makale ile yayıncıları oyuna getirdi.
“Ocorrafoo Cobange” adını kullanarak bir makale sunan Bohannon, Eritre’nin başkenti Asmara’da Wassee Tıp Enstitüsü’nde biyolog olduğunu belirtti.
Discovery News’in haberine göre, ne adı verilen enstitü, ne de bilim insanı gerçek.
Bohannon, Science dergisinin de son sayısında yayımlanan makalesinde, kayaların üzerinde yaşayan mantar ve yosun karışımı organizmalar olarak bilinen likenler üzerindeki araştırmasından bahsetti. Bohannon, spesifik bir kanserli hücreye ev sahipliği yaptığını belirttiği bir liken türü üzerinde analizler gerçekleştirdiğini ve bilgisayar programı aracılığıyla liken molekülleri ve kanserli hücreler hakkında yüzlerce belge hazırladığını öne sürdü.
Discovery News, makaledeki açıklamalar bilimsel olarak kulağa yatkın olsa da, Bohannon’un sahte çalışmasında çok kolay tespit edilebilecek birçok hata olduğunu belirtti.
Sahte Makale İçin Titiz Çalışma:
Bohannon, sahte makaleye dayanan oyununu bir adım daha öteye götürerek, makaleyi yüzlerce dergiye teker teker yollamadan önce sürekli değiştirdi.
Yazar, neden böyle yaptığı hakkında, “Yüzlerce dergiye aynı makaleyi yollamak sadece bela aramak olur” dedi. Bohannon, çok çaba gerektirecek değişiklikleri kolaya indirgemek için, bilimsel isim ve terimleri Swahili dili ve Afrika isimleri kullanarak değiştirdi. Hatta, Afrika ülkelerinin başkentlerini bile kullandı.
Şüphe uyandırmamak için makalede önde gelen araştırma merkezlerine ve araştırmacılara değinen Bohannon, ana dilini Fransızca göstermek için makalesini Google Translate kullanarak Fransızca’ya çevirdi, ardından tekrar İngilizce’ye çevirerek kontrol etti.
Bohannon, son olarak hazırladığı makalelerin hatalarla dolu olduğunu teyit ettirmek için Harvard Üniversitesi’nden iki bağımsız moleküler biyolog grubuna başvurdu.
“Açık Kaynaklı Yayımlar Kendine Gelmeli”:
Hazırladığı makalenin değiştirilmiş versiyonlarını her hafta 10 dergiye yollayan Bohannon, tam 157 dergiden kabul aldı. Sadece 36 dergi, kendilerine gönderilen makalenin bilimsel hatalarla dolu olduğunu fark etti.
Dahası, Bohannon bazı dergilerin, adres olarak belirttikleri ülkelerde basılmadıklarını tespit etti. Amerika ve Avrupa isimli bazı dergilerin, aslında Hindistan merkezli olduğu anlaşıldı.
ABD’nin Cornell Üniversitesi’nde fizikçi olan Paul Ginsparg, açık kaynaklı bilimsel dergilerin makaleleri ciddi bir şekilde gözden geçirmediğini belirtti.
Ginsparg, “Kalite içeriği sunmayan dergiler, bilim açısından yıkıcı bir etki yapıyor. Bu etki, özellikle devlet kurumları ve üniversiteleri sahte araştırmacılarla dolan gelişmekte olan ülkeler için geçerli” dedi.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25470327/

12 Haziran 2013 Çarşamba

Epilepsi maceraları 2

              Sınav anısı
1992 yahut 1993 yılı olmalı... O dönemde Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışıyordum.
Fakültenin Atatürk Bulvarı tarafında, Alman mimar Bruno Taut tarafından yapılan ve hemen herkesin bildiği ünlü binasının arkasında, yoldan görünmeyen iki bina daha vardır.
Bunlardan birisi, içerisinde o dönemde başka birimlerin ve teras katında minik bir de antropoloji müzesinin bulunduğu binadır, burası Kütüphane binası olarak anılır, şimdilerde antropoloji müzesi falan kalmadı diye biliyorum...
Ayrıca Dil binası olarak bilinen içinde bazı dil bölümlerinin yanı sıra tiyatro bölümü, kantin ve yemekhanenin de olduğu bir bina daha vardı, kütüphane binası gibi bu da çirkindir aslında. Fakat pek çok fonksiyonu barındırdıkları için katlanılır, bu iki binaya.
Bir üniversite giriş sınavında salon başkanı olarak görevliydim. Sorumlu olduğum sınıf Dil binasının 3. katındaydı yanlış hatırlamıyorsam. İki tane de kadın gözetmen görevli vardı. Sınıftaki öğrencilerin hepsi il dışından Zonguldak'tan gelmişlerdi. Tümü okul ve sınıf arkadaşıydılar.
Biz evrakı dağıtmış, sınavı başlatmıştık, aradan yarım saat kadar bir zaman geçti geçmedi. Sınıfın arka köşesinden hıçkırık ile öksürük karışımı bir ses gelmeye başladı. Ben adaylardan birisi heyecanlandı ve ağlamaya başladı diye düşünerek oraya doğru yöneldim. Yakışıklı bir delikanlıydı, yanına ulaştığımda başı arkaya doğru sarsılmaya ve gözleri şuursuz bakmaya, ağzından köpükler gelmeye başlamıştı. Hemen arkasına geçerek başını sıraya çarpmasına engel olmaya çalıştım. Kollarımı koltuk altlarından geçirerek onu vücuduma yasladım, böylece çırpındığında başını sadece bana çarpıyordu. Bir epilepsi krizi geçiriyordu. Tüm arkadaşları heyecanlanmış, sınavı bırakmış bize bakıyorlardı. Onlara seslenerek önemli bir şey olmadığını arkadaşlarıyla ilgilendiğimi ve sınava devam etmeleri gerektiğini söyledim. Sınavda görevli diğer iki kadın da ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Onlara seslenerek diğer sınıfların birisinden erkek bir görevli çağırmalarını söyledim. Bu süre içinde öğrencinin çırpınışları ve kasılmaları iyice azalmıştı. Derin bir uyku-baygınlık benzeri bir hal almış, kollarıma yığılıp kalmıştı.
Kadın gözetmenlerin diğer sınıftan çağırdığı kişi geldi. Onunla birlikte öğrenciyi kucaklayıp sınıfın dışına çıkardık. Dışarıda bir sıranın üzerine uzattık. Derin bir uykuya geçmişti... Gözetmenlerden birisini bina sınav sorumlusuna göndererek bir ambulans çağırmalarını söyledim. Bir müddet sonra bina sınav sorumlusu hoca geldi. Hafızam yanıltmıyorsa Prof. Dr.  Aykut Çınaroğlu'ydu, durum hakkında bilgi aldı ve gitti. Kısa bir süre sonra öğrencinin bilinci açılmaya başladı, koluna girerek tuvalete götürdüm, lavaboda yüzünü yıkamasını sağladım, zor konuşuyor söyledikleri anlaşılamıyordu, ayakta durmakta da zorlanıyordu, geri döndük koridorda bulunan bir sandalyeye oturttum, çok kısa bir süre sonra da sağlık ekibi geldi, durumunu incelediler sorular sordular ardından onlarla birlikte ve yardımlarıyla binadan çıktı. Sınıfa dönüp diğer adaylara bilgi verdim. Merak etmemelerini arkadaşlarının iyi olduğunu söyledim.
Sınav sonunda öğrendim ki, fakülte bahçesine ambulans girdiğinde, ailesi hemen gelerek ismini vermişler ve o mu hastalandı diye sormuşlar, meğer o gün sürekli ve aksatmadan kullanması gereken ilaçları içmemiş, sınav heyecanı ve tedirginliği ile birleşince de kriz kaçınılmaz olmuştu...

10 Haziran 2013 Pazartesi

Epilepsi maceraları 1

            Gençlik anısı
Hacıyolu ile Seyran sokağın kesiştiği köşede neredeyse her gün arkadaşlarla buluşur, akşam vakitlerine kadar sohbet eder vakit geçirirdik. 70li yılların ikinci yarısıydı ama anarşi bizim mahallede henüz azmamıştı buralarda, herkes birbiriyle dost, arkadaş idi. Çoğunlukla Niğdelilerin apartmanının olduğu köşede otururduk çünkü diğerleri pek uygun değildi ya da apartman sahipleri veya sakinleri bizim orada gürültü yapmamızı istemezlerdi. Diğer köşelerde Lazların iki katlı sarı renkli binasının yerine yapılan büyük apartman vardı, girişi Niğdelilerin binasına bakardı. Diğer köşelerde de Habipağaların ve Mangalcıların apartmanları vardı. Biz ailecek uzunca bir süre Habipağaların soyadlarını taşıyan Serim apartmanının giriş katında oturmuştuk, birkaç seneden beridir de Mangalcıların binasının birinci katında arka cephede bir dairede kiracı olarak oturuyorduk. Şimdi bu iki bina da kalmadı yerlerine yeni apartmanlar yapıldı. O günlerden bir tek Niğdelilerin binası ayakta, ama sanırım o da yakında tarih olacaktır…
Mangalcıların binasının olduğu köşede bir büyük elektrik direği vardı, mahallenin bizden birkaç yaş büyük olanları oraya bir basketbol potası yapmışlardı, uzak yakın çevredeki inşaatlardan alınan, büyük kısmı da yürütülen, yeri değiştirilen kerestelerle yapmışlardı, sonra da aralarında para toplayıp bir demirciye çemberini yaptırmışlardı. Bir de o günlerde yaygın olan içi değiştirilebilir cinsten bir basketbol topu almışlardı. Her gün akşamüzeri orada toplanır basketbol oynarlardı, bu fırsat bazen bize de tanınırdı. Hacıyolu sokağın Habipağaların binası ile Mangalcı apartmanı arasında kalan kısmı düzdü, burada da voleybol oynanırdı, bunun da filesi gençlerin kendi aralarında topladıkları parayla alınmıştı. En büyük eğlencelerimizden birisi otomobiliyle gelip de filenin altından geçmekte olanların araba içinde olmalarına rağmen başlarını eğmeleriydi, buna çok gülerdik. 
Niğdelilerin köşesindeki kalabalık öğleden sonra giderek artardı, bir yandan sohbet eder diğer taraftan da gelen geçeni izlerdik. Bir ara her gün saat beş buçuk altı arasında bir sarhoş amca gelmeye başlamıştı, Seyran sokak boyunca Kuyubaşı tarafından gelir ve bize ev adresini sorardı: “çocuklar üzümcü sokak bilmem kaç numara nerde?” Bize bu da çok komik gelirdi ama ciddiyetle her gün evinin yolunu tarif eder o gittikten sonra da onu taklit eder sallanarak birbirimize adres sorar eğlenirdik.
Bir de saat üç gibi geçen, çocuk sayılabilecek yeni yetme döneminde olan bizlere göre orta yaşlı, kirli sakallı, karakaşlı ve saçlı iri kıyım biri vardı, her zaman kirli sakallıydı, koyu renk kıyafetler ve çoğunca ceket de giyerdi. Bize göre hayli iri yarıydı, gözümüzde zebella gibiydi. Bir gün aklımıza bir macera fikri düştü, bu adam kimdi? Her gün aynı saatte nereye gidiyordu? Biz bunu öğrenmeliydik.
Kendi aramızda sözleştik, takip etmeyi kabul eden 5-6 kişi olmuştuk. Gününü kararlaştırdık, heyecan içinde beklemeye koyulduk, her zamanki vaktinde göründü, önümüzden geçti, uzaklaştı… Biz de heves ve heyecanla takibe koyulduk. Hacıyolu sokak boyunca yürüdü, Akay yokuşunu indi, Atatürk bulvarını geçti, Ayrancı tarafına yöneldi, Güvenlik caddesine girdi, elbette biz de arkasından.
Meclis duvarını bitirince önce sağa döndü oradan da Meneviş sokağa girdi. Yokuş yukarı güneye doğru yürümeye başladı. Yaz günü olduğu için aslında hava sıcaktı, o da biz de, yol boyunca sıralı akasya gölgelerinden yürüyorduk. Fakat biz ne olduğunu anlamadan birden ortadan kayboldu. Şaşkınlıkla birbirimize bakındık, biraz hızlandık aramızdaki mesafeyi azaltmaya çalıştık ki, bir de ne görelim yüzükoyun boylu boyunca yerde yatıyor.
Şaşkındık, biraz korktuk biraz da ürktük. Acaba yanına gidip ne olduğunu anlamaya ve yardım etmeye mi çalışmalıydık, kendi aramızda kısa bir süre tartıştıktan sonra uzaktan izleme kararı aldık ve sessizce beklemeye koyulduk. Bir apartmanın bahçe duvarı ile yola park edilmiş otomobillerin arasında kalan yaya yolunu kabaca çapraz biçimde kesecek şekilde uzanmıştı, ayakları bizden taraftaydı, başı bir kolunun üzerindeydi, sanki rahatça, yatakta yatıyordu. Ne kadar geçti çok hatırlamıyorum ama hayli zaman olduğunu sanıyorum, elinde alışveriş torbasıyla yada belki o günlerde yaygın olarak kullanılan filesiyle yaşlıca bir amca belirdi, ona doğru geliyordu. Yaklaşınca elindeki fileyi yana koydu ona sokuldu, koluna girip kaldırmaya çalıştı, bu sırada biz de cesaretlenip yanlarına doğru iyice yanaştık.
Şimdi bizimki yerde oturuyor bir şeyler söylüyordu ama neler dediğini tam olarak duyamıyorduk. Sonra yaşlı adamın yardımıyla yandaki bahçe duvarının üzerine oturdu. Cebinden bir kâğıt çıkartıp yaşlı amcaya gösterdi, bu sırada biz de iyice yaklaşmıştık, sara hastası olduğunu ama parası olmadığı için ilaç alamadığını söylüyordu. Bir şeyler daha konuştular sonra adam cebinden bir miktar para çıkarıp verdi. Biz birbirimizi dirseklerimizle dürterek gitme vaktinin geldiğini işaret edip oradan biraz uzaklaştık, az ötede bir sokağa saptık ve kendimizce saklanarak yeniden beklemeye koyulduk.
O, duvarın üzerinde daha epeyce oturdu, sonra kalktı ve yine yürümeye başladı, biz de arkasından. Bir süre sonra önümüzde pat diye kendini gene yere attı, çırpınmaya başladı, hasta olduğunu biraz önce öğrenmiştik ya, biz bu defa yardım edelim diyerek iyice yaklaştık. Fakat iyice yakınına geldiğimizde birden yerden doğruldu üzerimize hamle yaptı bir yandan da, “lan siz kimsiniz neden beni takip ediyorsunuz” diye söyleniyordu. Tabii biz çil yavrusu gibi dağıldık her birimiz bir tarafa kaçıştık.
Ben geldiğimiz yönde geri koştuğumu hatırlıyorum, tek başımaydım, diğerleri de başka taraflara doğru kaçmışlardı demek ki, hoş o korku içinde hangimizin nerede olduğu kimin umurundaydı. Ben epey koştuktan sonra önce hızlı adımlarla Bakanlıklar’a, oradan da Kızılay’a otobüs duraklarının önüne kadar gitmiştim, o zamanlar oturduğumuz semt olan Seyranbağları otobüsleri Kızılay’dan geçerdi. Yanlış hatırlamıyorsam diğer pek çok yere olduğu gibi bizim oraya da, arka tarafında otobüsün diğer yerlerine göre biraz daha alçakta geniş bir boşluğu olan, önü küt, şimdi hepsi birer tarih olan Magirus marka otobüsler çalışırdı.
Duraklar hayli kalabalıktı demek ki mesai bitmiş memurlar dağılmış, evlerine gitme telaşına düşmüşlerdi. Epey bekledikten sonra zaten dolu gelen bir otobüste inenlerden boşalan yerleri doldurmak üzere itiş tepiş biz de doluştuk. Ben bir yandan da sağa sola bakıp hem arkadaşlarımdan birileri de var mı diye bakınıyor, bir yandan da o zebani binerse ne yaparım diye düşünüyordum.
Bu düşünceler bir müddet sonra yerini rahatlığa bıraktı tamam bizim ekipten kimse yoktu ama daha önemlisi o yoktu. Bizler o gün yaşadıklarımızın etkisiyle birkaç gün pek ortalıkta görünmedik, ama onu bir daha hiç görmedik.

26 Nisan 2012 Perşembe

Açık o harfini bilir misiniz?


Yıllar önce, Elazığ’da Fırat Üniversitesi’nde görev yaptığım sıralarda beni şaşırtan ve bir o kadar da üzen bir durumla karşılaşmıştım.

Bu duruma inanmak istemediğimden olsa gerek zihnimin derinliklerine bir yerlere yerleştirmişim.

Ancak geçenlerde derste, sınav kâğıtlarında öğrencilerin yaptıkları belli başlı hatalardan hareketle, Türkçenin doğru kullanılması, konuşulması ve yazılması üzerine açıklamalar yaparken derinlerden bir yerlerden çıkıp geliverdi:

Adı Ahmetdi.

Sessiz, terbiyeli bir öğrenciydi.

Hasbelkader bitirme ödevini benim danışmanlığımda hazırlıyordu.

Taslak metnini getirdiğinde kapakta bölüm başkanının ve benim soyadlarımızı hatalı yazdığı dikkatimi çekti.

Bitirme ödevi taslağını okumayı ve düzeltmeleri yapmayı bitirdikten sonra metni kendisine geri verirken diğer hataların yanı sıra bu soyadlarını da hatalı yazdığını, önümüzdeki sefer getirdiği metinde bunları düzeltmeyi ihmal etmemesini söyleyerek gönderdim.

Aradan ne kadar geçti hatırlamıyorum, bir süre sonra yaptığı düzeltme ve düzenlemelerle yeni metnini getirdi.

Bölüm başkanının soyadı gene hatalıydı.

Ahmet’e, gidip bölüm başkanının oda kapısında isimliğe bakmasını, hatalı olan harfi görmesini istedim.

Çok kısa bir süre sonra geri geldi.

Harfe baktığını söyledi.

Ahmet, hangi harfmiş dedim.

Büyük bir sakinlik, masumiyet ve içtenlikle “Açık O” dedi…

Yüzüne baktım, son derece ciddi idi, şaka falan yapmıyordu.

Ahmet alfabeyi baştan sona kadar sayabilir misin diye sordum.

Şöyle bir düşündü, galiba zihninde saymayı denedi ve belki birkaç harf sonrasında takıldı, yok hocam sayamam dedi.

Evet samimiyetle doğruyu söylüyordu.

Üniversite son sınıfa gelmişti, kısa süre sonra mezun olacaktı ama alfabeyi bilmiyordu.

Ya da bizler bilmiyorduk.

Alfabede var olan “Açık O” yu...

20 Kasım 2011 Pazar

İkinin Biri: Vay benim ortalama profesörüm

Bugünkü gazetelerden beğendiğim, iki yazıyı alıntılıyorum,

İlki Tolga Tanış'ın 42. Cadde isimli köşesinden.
Adresi şöyle: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19283222.asp?yazarid=322

Vay benim ortalama profesörüm

Hayır, AKP TÜBA’nın yapısını değiştirdiği için değil. O yapılan işin konuşulacak bir tarafı yok. Evrim teorisi midir dert...

Bilimden tek anladıkları teknoloji ve Anadolu kaplanları mal satmak için teknoloji istiyor o yüzden mi memnun değiller... Yoksa aslında her şey Şerif Mardin ve küçük Şerif Mardin’ler için mi... Astronomi ve dini birleştiren amorf adamlar mı türeyecek hiçbir fikrim yok. Belki hepsinden birazdır. Ama TÜBA’nın şimdiki hali... Seküler bilim adamlarının “Elden gidiyor” diye feveran ettikleri şimdiki TÜBA çok mu makbul... Bu araştırma onun merakı. Bilim adamlarının bilimsel analizi. Okuyunca göreceksiniz. Sonuçlar... Her şeyin politize edildiği... Neredeyse hiçbir tartışmanın kamplaşmadan yapılamadığı Türkiye’de bilimin yetersizliğinin resmidir. İnsanların işlerinde ne kadar vasıflı oldukları değil de... Neci oldukları önemli artık. En acısı, bilim gibi aklın en önde olduğu alanda bile... TÜBA elden gidiyor öyle mi?.. Vay benim ortalama profesörüm!..

1- NEYE BAKTIM
Ölçü, bugün artık Amerika’da birçok üniversitede akademisyenlerin performansını ölçmek için kullanılan h endeksi. Şöyle çalışıyor: Önce ne kadar makale yazdığınız... Sonra da bu makalelerin ne kadar atıf aldığı önemli. Diyelim 100 makale yazdınız. Ama hiç kimse size atıfta bulunmadı. H endeksiniz 0 çıkar. Ancak diyelim 10 makale yazdınız. Bunlardan 9’unun her biri en az 9 atıf aldı. H endeksiniz 9’dur. Eğer zamanla makalelerinizin aldığı atıf sayısı 10’a yükselir... 10’uncu makaleniz de en az 10 atıf alırsa... H endeksiniz 10 olmuş olur.

2- NEREDE ARAŞTIRDIM
Bugün TÜBA’nın 138 üyesi var. 82’si asil. 17’si asosiye (asil adayı). Ve 39’u şeref üyesi. İsimleri listeledim. Ve h endeksi verisi hesaplayan Web of Science üzerinden... Arkeoloji, tarih, folklor gibi sosyal bilimleri ayrı tutarak hepsine teker teker baktım. Bu alanlarda sağlıklı bir hesaplama yapmak mümkün değil çünkü. Yaptığım hesaplamalardaysa en iyi h endeksini veri kabul ettim. Diyelim profesörün ismi Mehmet Öztürk. Makalelerdeki bütün Ozturk M.’leri, muhtemelen araya karışmış Mustafalar ve Merallerle birlikte dahil ettim. Üç isimliler, evlendikten sonra soyadını değiştirenler, Celal Şengör (h endeksi 36) gibi en az dört ayrı imza kullananlar için de bunlara teker teker baktım. Şunun için söylüyorum: Bulduğum sonuçlar, olabilecek en iyi h endeksi puanlarıydı.


3 - NASIL OKUYACAKSINIZ
Peki sayfadaki tablolarda gördüğünüz puanlar ne anlama mı geliyor? Önce ABD’de kabul gören h endeksi kriterlerini söyleyeyim, sonra konuşalım. 2005’te endeksi yaratan ünlü fizikçi Jorge Hirsch’e göre büyük bir üniversitede sıradan bir doçentlik için her akademisyenin en az 12 h endeksine sahip olması gerekir. Şu anda 2 binin üzerinde üyesi bulunan ABD Bilimler Akademisi üyeliği için ise 45-50’nin üzerinde h endeksi gerekir.

4- NE ZAMANIN VERİLERİ
Kriterlere bakınca... TÜBA’daki ilk vehamet asil üyeliklerde. Buna göre 18 Kasım 2011 itibariyle 50’nin üzerinde h endeksi olan sadece beş profesör var. Ve en kötüsü... Bunlardan hiçbiri Türkiye’de değil. Aziz Sancar (h endeksi 91), Gökhan Hotamışlıgil (61), Miral Dizdaroğlu (60), İlhan Aksay (58), Amerika’dalar. Ataç İmamoğlu (50) ise İsviçre’de. Yani TÜBA’nın Amerika’nın kriterlerinde h endeksi şartını karşılayan ve Türkiye’de çalışan tek bir üyesi bile yok.

5- NEDEN ŞEREF ÜYESİLER
Asosiye üyeleri bir kenara bırakalım. 17’sinden 2’si sosyal bilimci. Gerisi genelde 11-24 h endeksi aralığında. Durum görece makul. Ancak şeref üyeliklerinde tablo felaket. Normalde h endeksinin daha yaşlı akademisyenlerde daha yüksek olması beklenir. Çünkü yıllar içinde daha çok makale üretmiş oluyorsunuz. Ve makaleleriniz de her gün peyderpey atıf alıyor. Ancak Türkiye’deki TÜBA üyeleri için durum tam tersi. 40’ın üzerinde sadece iki kişi var. Biri Amerika’da çalışmış Gazi Yaşargil. Diğeri, İTÜ’nün hocalarından Özer Bekaroğlu. Geri kalanların çoğu 10 küsur. Asıl şaşırtıcısı ise... Üç şeref üyesinin h endeksi 10’un altında.

6- TÜBA’YI KİM YÖNETİYOR
Vehamet TÜBA Konseyi’nde devam ediyor. 11 kişi var. Aralarından sadece biri sosyal bilimci. 10 kişiden h endeksi 30’un üzerinde çıkan sadece tek bir kişi. Sabancı’nın rektörü Ali Nihat Berker. O da şimdi Sabancı’da, daha önce İTÜ’deydi ama... Aslen 20 yıl Amerika’da, MIT’de çalışmış bir hoca. İki kişi 20 üzerinde. Emin Kansu ve Tayfun Özçelik. Geri kalan herkes aynı... 10 küsur...

BUNUN BİR MAZERETİ OLAMAZ
Köpüren olursa diye söylüyorum. Amerika’da da h endeksi’ne getirilen eleştiriler var, doğrudur. Örneğin makale sayısıyla sınırlı. Ve tek bir makaleyle binlerce atıf alan büyük bir buluşun h endeksine yansıması mümkün olmuyor. Ya da daha çok atıf alan deneysel çalışmalar, teorik makalelere göre h endeksinde avantajlı olabiliyor. Ancak en nihayet, h endeksi bir ölçü ve bir akademisyen için doğru bir referans kabul ediliyor.

Hesaplamaları yaptıktan sonra hikâyeyi Washington’daki Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST) akademisyenlerinden, TÜBA üyeleri arasında da en yüksek üçüncü h endeksine sahip Miral Dizdaroğlu’na sordum. Bunun bir mazereti olabilir mi diye. “Olmamalı” dedi. “Türkiye’de akademisyenlerin üzerinde yoğun bir ders yükü var. Araştırma fonları kısıtlı. Bürokrasiyle çok fazla uğraşmak zorundalar. Ama yine de bu seviyede bir kurulun üyesi olmak için en az 25-30 h endeksine sahip olunmalı” dedi.

Dizdaroğlu, hükümeti protesto için TÜBA’dan istifa eden akademisyenlerden. Ancak her ne kadar Amerika’da araştırmalarını geniş imkanlarla yürütüp... Türkiye’de kendi alanında çalışanlardan daha avantajlı olsa da... Bilime sağladığı katkıların ölçüsüne bakınca bu protestoyu en fazla hak edenlerden biri. Alanı laf bilimleri değil çünkü. Müspet bilim...

Kızsanız da durum bu.

Türkiye, kutuplaşmaların... Ve ideolojik bile değil, kısır siyasi çekişmelerin arasında bilim gibi müspet bir alanı dahi ortalamaya rehin bırakan bir ülke haline geliyor. Sırf kendinize yakın görüyorsunuz diye... Üstündeki şalı kaldırmıyorsunuz.

İkinin İkisi: Projelerin (de) Müslüman olma hakkı engellenemez

Beğendiğim ikinci yazı da bu:

Drita Draz'ın Kablosuz Ağ adlı köşesinden, alıntı adresi ise  şöyle:
http://www.hurriyet.com.tr/pazar/19283241.asp

Projelerin (de) Müslüman olma hakkı engellenemez

İslami sosyal ağ mevzusuna henüz gülmek için erken ama şimdilik ‘Muslim IT Project’ (Müslüman ıletişim Projesi) beni benden almaya yetti.

Adı Salamworld, kendisi İslam dünyasının Facebook’u... Henüz açılmadan yüksek oranda başvuru alan bu siteyle ilgili olarak geçen hafta tabiri caizse sosyal medya’da ‘kıyamet’ koptu. ışin tuhafı, dalga geçilen yanı 10’dan fazla ülkede şubesi olacak Salamworld’un merkezinin Türkiye’de kurulacak olması.

Motto’sunun ‘yasak, sansür, sınır ve siyaset yok’ olmasıyla iyice insanı merakta bırakan bu ıslami sosyal ağın akıbeti ne olur bilinmez ama insana hiç düşünmeden şunu söyletiyor: “Yasak, sansür, sınır ve siyaset yok” diyorsun ama hal böyleyse kancayı çok yanlış bir memlekete atmışsın hacı!

www.salamworld.com adresine tıklayıp, tövbe haşa tıklayıp demek istemedim işte vakitlice göz gezdirin, anladınız siz onu! Bakın bakalım herhangi bir ödülü hak edecek gibi görünüyor mu?

* Magnnuuum: Facebook: Ne düşünüyorsun?
Twitter: Ne yapıyorsun?
Foursquare: Neredesin?
ıslami Facebook: Bugün Allah için ne yaptın?

* hadibagalim: ıslami Facebook’tan sonra islami Twitter çıkarsa pılımı pırtımı toplar giderim burdan. Aga düşünsene ‘Follower’ yerine ‘Mürid’ yazdığını...

* istiklalAkarsu: - Sayın Mark Zuckerberg, ıslami Facebook tutar mı sizce? - Mark değil Mahmut’um ben, Mahmut Zübeyir - Ha? -ıkindi okundu mu? - Hö?

* NaferErmis: ıslami Facebook: “27 ortak mümin kardeşiniz var.”

* TwitPrensi: ıslami Facebook’ta ayrıldığınız sevgilinizin profiline arkadaş olmadan ‘Hakkını Helal Et’ butonu da bulunmalı. Mazallah Yoksa Cehennemlik.

* AbSurDMaN_: ıslami Facebook: Hilmi went from being ‘married’ to ‘boş ol! boş ol! boş ol!’

* onderseren: Canım resmime maşallah der misin? - ıslami Facebook

* acimasiztweet: ıslami Facebook: (Log in) Bismillah, (Log out) Pırt, (Poke) Selamün Aleyküm, (Like) Maşallah, (Block) Allah’a Havale, (Friend) Mümin

* FerdiCarrefour: ıslami Facebook çıkacakmış: “Haldun, Allah’ın izniyle Rumeysa’yı dürttü.”

20 Eylül 2011 Salı

Ecza Dolabı

Ah Şu İlaçlar...

İşyerine bir ecza dolabı alınması düşünülmekteydi. Gündelik masrafların karşılanması için her çalışandan aybaşlarında toplanan ufak paralarla bu tür işler SÜRdürülüyordu. Mavi boyalı, metal, birbirine bakan kırmızı hilallerle süslü iki SÜRgülü cam kapağı olan bir ecza dolabı alındı. Dolap, personelin kullandığı tuvalet kabinlerinin oraya, ana kapının arkasında kalan ve lavaboların sağ tarafındaki dar duvara asıldı, altında bir elektrikli el kurutma makinesi ve yerde de plastikten basit bir çöp kovası vardı.

Aynı zamanda karı-koca olan idareciler saltanatlarının SÜRdürülebilmesi için kendilerince güzel bir politika takip ediyorlardı: “Herkes bizle iyi olsun ama herkes birbiriyle kötü olsun”. Doğal olarak bu tutumdan en karlı çıkanlar yağdanlık huylular olmuştu, varlıklarının yegâne temeli ve konumlarını muhafaza ederek varlıklarını SÜRdürmelerinin sebebi idarecilerle aralarının SÜRekli iyi olması için SÜRdürdükleri yağ ticaretiydi. O dönemlerde Yalçın kayalıklara tünemiş Ejderler, Hakanlarının geniş-Koca kuşağına sokulanlar revaçta idi. SÜRe gelen sistemin geleceği idareciliği SÜRdürenler tarafından açıkça zikrediliyor “Benden sonra tufan” deniyordu.

Şahin bakışlı er-lerin bir kısmı Oğuz soylarının soyluluğuna uyarak Er ol’muştu, yıldızlardan ekseni başka yörüngelere doğru Kayan-lar vardı. Tümü kendilerince kıymetlerinin bilineceğini düşündükleri yahut umdukları yeni yuvalarına usulca ve usulünce çekilip gitmişti.
Bu sıralarda Kara Sakal (konunun ayrıntıları için “Handikap” başlıklı yazıma bakılabilir) dünyasında Doğu’dan yükselen ışığın aydınlığında Gürgen ağaçları kök salıyor, çevrede Çiçek-ler açıyor ve adeta yeni bir Tunç çağı başlıyordu…

Çalışma ortamının özellikleri, nitelikleri ve niteliksizlikleri üzerine bu kadar ayrıntı yeter bence, sözü fazla uzatıp konuyu dağıtmayalım. Ecza dolabında olması gereken oksijenli su, yara bandı ile aspirin gibi sıradan ilaçlar alınmış ve yerlerine konulmuştu. Bu kadar az malzemeyle dolap dikkati çekecek kadar boş kalmıştı haliyle…

Ancak birkaç gün sonra bu boşluk bir hoşlukla giderildi. Ecza dolabı nerede ise hiç boşluk kalmamacasına ilaçla dolmuştu. Genel tanımlamayla ifade edilirse pek çok hap, merhem vs üzerlerinde hangi rahatsızlık yahut organ için günün hangi zamanında ve ne şekilde kullanılacakları yazılı halde dolaba yerleştirilmişti. Fakat ilaçlarla beraber bir aksilik de dolmuştu dolaba, çünkü bunların tümü yaygın olmayan bazı rahatsızlıklar-hastalıklar içindi ve daha kötüsü neredeyse tümünün kullanım SÜReleri geçmişti, doğal olarak dolapta kalmalarına, bulunmalarına da gerek yoktu.

Bu satırları yazan işgüzar durumdan vazife çıkarmış ve birkaç gün sonra bunların tümünü ilaç dolabının hemen altında yer alan plastik çöp sepetine doldurmuştu. İlaçları dolaba koyanlardan birisi buraya bir SÜRü ilaç koymuştuk onlara ne oldu dediğinde de “Tümünü çöpe attım, maazallah biri dikkat etmez de bunlardan birisini içer yahut bir yerlerine SÜRer de zarar görür zira bunlar hem özel ilaçlar ve hem de kullanım SÜReleri geçmiş artık şifasız ilaçlar” cevabını almıştı.

Evet ilaçlar o gün çöpe gitmişti ama sadece onlar mı? Aslında onlarla birlikte o güne değin SÜRe gelen hükümranlık da çöpe atılmıştı…

(Yazı içinde dikkati çeken kelime tekrarları cehaletten yahut ifade kıtlığından değildir, bilgilerinize...)