Ben Kimim
- Harun Tunçel
- Ankara'da doğdum, büyüdüm... Orada okudum... Yine orada eşimi tanıdım, aşık oldum... Evlendim... Çocuklarım oldu... 1995 yılında maaile Elazığ'a, 2009 yılında da Bilecik'e taşındık. Şimdilik buradayız.
18 Ocak 2011 Salı
7 Ocak 2011 Cuma
Bosch u Bosch u Bosch una Bosch lamadım
Her neyse lafı boşu boşuna uzatmayalım, asıl anlatmak istediğime dönelim.
Geçen haftalarda markası BOŞ (yanlış anlaşılmasın, bunun aslında nasıl yazıldığını elbette biliyorum) olan buzdolabımızın derin dondurucu kısmının çalışmadığını, içindeki gıda maddelerinin gevşemesiyle fark ettik. Doğal olarak öncelikle kapağı falan belki kazara açık kalmıştır da ondan olmuştur diye düşünerek soğutma derecesini düşürdük, hızlı soğutma ayarını açtık ve hemen hemen bir gün kadar sabrettik. Fakat gördük ki her hangi bir değişiklik yok. Servisi haberdar ettik veee macera başladı.
Cuma günü öğlen vakti zilimiz çaldı, son derece güler yüzlü, nazik iki personel geldi, bir iki düğmeye basmaktan ibaret olan kontrolün ardından teşhisi de koydular, BOŞ dolabımızın içine para sıkışmıştı! Hem de 450 lira. Döviz kuru ile 290 Dolar ya da 224 Avro. Bu paranın çıkması için elbette dolabın servise gitmesi 2-3 gün orada tamir için beklemesi gerekiyordu. Bunu şunun için söylüyorum, anında teşhis ve anında bedelinin belirlenebilmesi, sizce de biraz tuhaf değil mi? Mesela, kabaca maliyeti şu olabilir, ya da en az şu kadar en çok da şu kadar para sıkışmıştır denmesi beklenir değil mi? Fakat belli ki personel çok iyi bir eğitimden geçirilmiş, sadece teşhis değil tedavi ve ücretlendirmede de son derece kesin belirleme yapabiliyorlar.
Bir gün sonrasında yani cumartesi günü sabah saat on gibi telefonumuz çaldı. Servisten arıyorlardı, işlem tamamdı dolap yapılmış ve çalışıyordu, hatta araca koymuşlar eve doğru yola çıkmıştı bile. Dakika bir gol bir! Tedavi süresinde yanılmışlardı, hani 2-3 gün beklemek gerekecekti? Telefondaki görevliye pos cihazlarının olup olmadığını sordum. Yoktu, aaaaaa, kocaman şirket ama kartlı ödeme sistemleri yok. Bildirdikleri mazeret daha da komik, çünkü bu güne kadar hiç kimseden böyle bir talep almamışlardı, (zengin ülkeyiz, halk refah içinde yüzüyor ya!) herkes peşin ödeme yapıyordu. Günümüzde simitçiler, pazarcılar bile pos cihazı kullanıyor ama bunlarda yok… Birinci dakika bitmeden ikinci gol gelmişti. Evimiz şehrin merkezi dışında, mecburen şehre gittim bankadan parayı tedarik ettim, ödemeyi yaptım. Dolap çalışıyor ama sesli, eskiden uslu sessiz bir buzdolabı idi, şimdilerde hem daha uzun sürelerle adeta hiç durmadan çalışıyor, hem de rahatsız edici bir sesle, ama bunu umursamıyorum, meselem başka.
Teslim edilen servis fişinde bir tuhaflık var, hiçbir işlemin birim fiyatı yok sadece toplam bedel yazılı, mali kurallar bunu öngörmese gerek!
Ben bu durumu BOŞ’un internet sayfasından bildirdim, birkaç gün sonrasında bir akşamüzeri aradılar. Durumu izah ettim, bu şekilde bedel belirlenmesinin ve fiş kesilmesinin beni şüphelendirdiğini bu işlemler için benden fazla para alındığını düşündüğümü beyan ettim. Onlar da biz telefonla soralım ve hangi işlem için ne kadar ücret alınmış size bildirelim dediler. Demek ki kendileri için bu durum olağandı...
Aynı günün akşamı, Ankara, İstanbul ve Eskişehir’de başka yetkili BOŞ servislerini arayarak yapılması gereken işlemi bana kesilen fiş üzerinden okuyarak bunun bedelinin işçilik, malzeme ve nakliyat dahil olmak üzere ne olacağını sordum. Eskişehir’deki daha çok orta halli vatandaşların oturduğu semtteki bir servis, Ankara ve İstanbul’dakiler ise varlıklı ailelerin bulunduğu semtlerde idi. Aldığım cevaplar 300 ile 375 lira arasında değişiyordu. Kısacası ben fazla bedel ödemiştim.
Tesadüf bu ya, aynı günlerde bir başka beyaz eşya üreten firmada yetkili konumda olan tanıdığımla karşılaştık. Yapılan işlemleri ona da söyledim. Hem yazılı olan işlemlerin cihazı servise götürmeden de yapılabileceğini söyledi hem de fiyatı fazla buldu. Ama bana kendi markalarındaki ürünlerde aynı arıza için talep edilebilecek olan net fiyatı hafta başında söyleyebileceğini söyledi. Sözünü ettiği gibi hafta başında aradı: 200-250 lira!!!
Şimdi elimde ikinci bir veri daha vardı. Gerçekten fazla para ödemiştim.
Bir iki gün sonra BOŞ yetkilisi tekrar aradı faturayı detaylandırmak, beni bilgilendirmek için. Biraz konuştuk doğal olarak servisin doğru bir iş yaptığını söylüyorlar. Bozacının şahidi şıracı misali. Telefonda söyledikleri fiyatlar şöyle: Kompresör, işçiliği 30 lira olmak üzere toplam 260 lira, drayer 30 lira (Bu parçanın maliyeti arkadaşımdan öğrendiğim kadarıyla 5 lira civarındaymış) Gaz bedeli 50 lira, bunun için ayrıca işçilik yazılmış! 65 lira hem de. Toplam 65 gram gaz var dolapta, gramını yüklemek için bir lira yani, nakliye 20 lira (insafsızlar burada insaflı davranmışlar) ve sistem temizliği (bana bu konuda bilgi verilmedi ve onayım alınmadı) 25 lira, görüldüğü gibi yuvarlak ve abartılı rakamlarla fatura şişirilerek çalacakları minarenin kılıfını hazırlamışlar, 450 rakamına ulaşmışlar. İnsanların neredeyse bir ayda kazanabildikleri ve ev geçindirdikleri parayı 2-3 saatte alıyorlar bir başka ifade ile.
Doğal olarak kararım bundan sonra BOŞ’tan boş yere bir şey almayacağım. Çünkü eskilerin deyimiyle “astarı yüzünden pahalıya mal oluyor”.
İnternette şöyle bir dolaştım bakın neler var:
Kendi web sayfalarında şunlar yazılı : “Güveninizi kaybetmektense, para kaybetmeyi tercih edeceğimizden hiçbir kuşkunuz olmasın!” (Merak etmeyin hiç kuşkum kalmadı artık) Bu yazının adresini de vereyim iftira sanılmasın: http://www.bosch-home.com/tr/bosch-d%C3%BCnyas%C4%B1.html
Bir de tanımlar var bu sözle ilgili (hiç birisinin yazımı değiştirilmemiştir) olarak:
1. robert bosch un sözüdür.robet bizi keklemiştir.çünkü müşterinin güvenini kaybetmek zaten uzun vadede para kaybından başka birşey ile açıklanamaz..yok efendim güvene önem veriyormuş.biz sizi bilmez miyiz robert!biz bütün avrupa nın ne mal olduğunu, ne kadar kapitalist olduğunu sanki bilmiyoruz.geç bu ayakları robert im geç.bir tabak sıcak tarhana çorbası verebilecek misin bana çuvalla güven döksem önüne , çuvalla avro yığsam ..avrupraya girip avrupalı olmaktansa mutlu ve bağımsız bir türk olmak bana çok keyiftir.. (bkz: ab ye tarhana çorbası içmeyi tercih ederim) (bacillusantracis, 25.05.2006 19:29 ~ 26.05.2006 17:02) @819891
2. tam şekli "insanların güvenini kaybetmektense, para kaybetmeyi tercih ederim." olan robert bosch vecizesi. (tuygun, 25.05.2006 19:34) @819896
3. esasen en tam şekli "insanların güvenini kaybetmektense, insanların parasını kaybetmeyi tercih ederim" olan, ancak, firma kimliğine olumsuz etki yaptığı hissedilince balans ayarı çekilen söz demeti. (tembel, 25.05.2006 19:39) @819899
(Kaynak: http://www.itusozluk.com/goster.php/g%FCven+kaybetmektense+para+kaybetmeyi+tercih+ederim)
4. bosch firmasının kurucusu robert bosch tarafından söylenmiş, zamanında bosch reklamlarında bolca kullanılan deyiş. çok ilginç bir tümce olmamasına karşın "ne yüce insan da ne yüce laf etmiş amanın!" demesi bekleniyor tüketicinin... gariptir, izleyeninse bir "hadi len!" çekesi geliyor.* (esoteq, 11.05.2007 23:09)
(Kaynak: http://www.iusozluk.net/t/insanlar%FDn+g%FCvenini+kaybetmektense+para+kaybetmeyi+tercih+ederim)
Şayet şikayet ararsanız yüzlercesi ile karşılaşıyorsunuz, bunlarla ilgili olarak sadece şu adrese bakmak bile yeterli olacaktır sanırım: http://www.sikayetvar.com/sikayetoku/k/364/f/50/g/Bosch
Söylenecek bir tek şey var: Zararın neresinden dönülse kârdır. Bir daha BOŞ mu asla ve kat’â.
Son söz,
Bosch u Bosch u Bosch una Bosch lamamışım dimi.
6 Ocak 2011 Perşembe
Kazak Abdal'dan
Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda insan beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selam vermeğe dervişan beğenmez
Alemi tan eder yanına varsan
Seni yanıltır bir mesele sorsan
Bir çim bile çıkmaz karnını yarsan
Camiye gelir de erkan beğenmez
Elin kapusunda kul kardaş olan
Burnu sümüklü gözü yaş olan
Bayramdan bayrama bir tıraş olan
Berber dükkanında oğlan beğenmez
Dağda bayırda gezen bir yörük
Kimi tımarlı sipahi kimi bir bölük
Bir elife dili dönmeyen hödük
Şehristana gelir ezan beğenmez
Bir çubuğu vardır gayet küçücek
Zu'mü fa'sidince keyf getirecek
Kırık çanağı yok ayran içecek
Kahveye gelir de fincan beğenmez
Yaz olunca yayla yayla göçenler
Topuz korkusundan şardan kaçanlar
Meşe yaprağını kıyıp içenler
Rumeli Yenice'si dühan beğenmez
Aslında neslinde giymemiş hare
İş gelmez elinden gitmez bir kare
Sandığı gömleksiz duran mekkare
Bedestene gelir de kaftan beğenmez
Kazak Abdal söyler bu türlü sözü
Yoğur ayran ile hallolmuş özü
Köyden şehre gelse bir Türk'ün kızı
İnci yakut ister mercan beğenmez
-------------------------------------------------------
EŞEĞİ SALDIM ÇAYIRA
Eşeği saldım çayıra
Otlaya karnın doyura
Gördüğü düşü hayıra
Yoranın da avradını
Münkir münafıkın soyu
Yıktı harap etti köyü
Mezarına bir tas suyu
Dökenin de avradını
Derince kazın kuyusun
İnim inim inilesin
Kefen dikmeye iğnesin
Verenin de avradını
Dağdan tahta indirenin
Iskatına oturanın
Hizmetini bitirenin
İmamın da avradını
Müfşidin bir de gammazın
Malı vardır da yemezin
İkisin meyyid namazın
Kılanın da avradını
Kazak Abdal söz söyledi
Cümle halkı dahleyledi
Sorarlarsa kim söyledi
Soranın da avradını
Kazak Abdal;
Romanya Türklerindendir. Onyedinci yüzyılda yaşadığı sanılan bir ozandır. Şiirlerinin bir kısmı hiciv örnekleriyle doludur. Dili yalın ve sadedir. Rahat okunur. Şiirleri güncelliğini halen korumaktadır.
Kazak Abdal'ın, Bektaşi gelenekleri içinde, yaşam öyküsü ilgi çekicidir. Bu öykü Turgut Koca'nın Bektaşi Şairleri ve Nefesleri kitabında şöyle anlatılmaktadır:
''Rus Çarı'nın kızı bir çocuk doğurur. Fakat bu çocuk, annesinden süt emmez. Bu duruma ne hekimler, ne de papazlar çare bulamazlar. Sonunda Deliorman dergahından, Rusya'dan Tuz parası almak üzere gelen Demir Baba'ya: ''Sen keramet ehli bir azizsin. Bu çocuğu tutulduğu hastalıktan kurtar'' diye yalvarırlar. Demir Baba da: ''Bu çocuğun süt emmesini sağlar isem, tekkeme nezreder misiniz?'' der. Kabul ederler. Demir Baba çocuğa: ''Em!'' der. Çocuk, anasının memesini emer. Delikanlılık çağına erince, Demir Baba dergahına gönderirler. Böylece Demir Baba, çocuğu evlat edinir. Adını Ahmed kor. Bu çocuk daha sonraları Balım Sultan'a giderek, el alır ve adı da ''Kazak Abdal'' olur'' söylence böyle bitiyor.
Kazak Abdal'ın ucu tenteneli ve taşlanmış bir mendilinin, Demir Baba dergahında bulunduğunu, Deliorman'dan gelen göçmenler söylemektedirler. Kazak Abdal, Denizli'deki dergahında yatmaktadır.
Elimizde bir kaç şiiri olan Kazak Abdal'ın, kim olduğu, ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmiyor. Sadettin Nüzhet, XVII. yüzyılda yaşamış Bektaşi şairlerinden olduğunu, şiirlerine rastlanan yazma dergilerin bu yüzyıl sonlarında yazılmış olmasına bağlıyor. Balım Sultan'a (ölm. 1516) övgü olan şiir onunsa daha önce yaşadığı da ileri sürülebilir. Gerçi Bektaşiliğin ikinci piri sayılan Balım Sultan'ın aynı tarikatın dervişlerinden birince övülmesi doğaldır. Ama bütün özellikleriyle canlı bir biçimde anlatılışı, hele yürüyüşünü yansıtan şu dörtlük,
"Arslan gibi apıl apıl yürüyen
Kendi özün hak sırrına bürüyen
Kepeneğin yanı sıra yürüyen
Mürsel baba oğlu Sultan Balım'dır."
bir gözlem sonucu olsa gerektir. Yine de, ünlü pirin söylencelerde ayrıntılarıyla anlatılan kişiliğinin şairin hayaline yön verdiği düşünülebilir. Kazak Abdal'ın Romanya Türklerinden olduğu söylenmektedir. Hayali bir resmi de yapılmıştır. Bir şiirinden ise asıl adının Ahmet olduğu anlaşılıyor. Kendine özgü ve gerçekçi bir bakışı vardır. Ali sevgisi Ali'de Tanrı'nın dile geldiği, görünüş alanına çıktığı, onun insan biçiminde tanrı olduğu inançla anılır, anlatılır. Tanrı'yı insanlaştırır.
Kazak Abdal'ın toplumsal kurumları, yerleşik inançları, gelenekleri yeren iki şiiri günümüzde de değerini korumaktadır. Belli bir toplumsal düzenin oluşturduğu insanın alabildiğine yerildiği bu şiirler, yerginin ötesinde mizahi öğeler de taşır. Azmi'yi ve Kaygusuz Abdal'ı anımsatır.
Yerici -alaycı tutumu, güldürücü diliyle yobazlara, sofulara kulaktan dolma tutarsız bilgilerle bilgin görünmeye çalışan cahillere ses kalabalığı ile başkalarını susturmaya çalışanlara şiirlerinde sataşır, onların olumsuz yanlarını sergiler. Aslında şiirleri açıktır, yoruma gerek duymaz. Yerginin içinde gerçeği sunar. Kimlere çattığını açıkça söyler.
Kazak Abdal, kendine özgü söyleyişi, buluşu olan, olaylara çok alaycı yerici gözle bakmasını bilen, yazınımıza değişik bir ses getirmiş ozanımızdır. Alaycılığı ve yericiliğiyle 16. yüzyılda yaşamış Azmi'yi anımsatıyor. Kırsal kesimin ozanlarınca da çalınmış söylenmiştir. Bu şiir türünde onun gibi başarılısı görülmemiştir. Hacı Bektaş Veli'ye yürekten bağlıdır. Çağını aşan tutumu ile köklü bir direniş içindedir, gerçekçidir.
(Bilgiler http://www.turkuler.com/ozan/kazakabdal.asp adresinden alınmıştır)
Böyükler Bilir (Röportaj)
Yalan-dolan ile devran sürmeyi
Biz ne bilek beğim, böyükler bilir.
Milletin başına çorap örmeyi
Biz ne bilek beğim, böyükler bilir.
Rüşvet vermek, rüşvet almak nasıl şey
Hazineden para çalmak nasıl şey
Terlemeden zengin olmak nasıl şey
Biz ne bilek beğim, böyükler bilir.
Erken palazlanıp erken ötmeyi
Değirmenler kurup baş öğütmeyi
Hele meydan meydan adam gütmeyi
Biz ne bilek beğim, böyükler bilir.
Anlamayız kopya nedir, asıl ne
Perde, sahne, solo, koro, fasıl ne
Üçkağıtta erkân nedir, usul ne
Biz ne bilek beğim, böyükler bilir.
Viski, votka çekip keyif çatmayı
Dansöz kucağında stres atmayı
Milleti bölmeyi, vatan satmayı
Biz ne bilek beğim, böyükler bilir.
Kaç tür hokkabazlık, kâhinlik varsa
Kaç şeytanlık varsa, kaç cinlik varsa
Dünyada ne hile, ne hinlik varsa
Biz ne bilek beğim, böyükler bilir.
Namussuzluk yapın derler... Yaparız
El uzatır öpün derler... Öperiz
Put gösterir tapın derler... Taparız
Biz ne bilek beğim, böyükler bilir.
Seyrettikçe ana-baba filmini
Hissederiz baskısını, zulmünü
Lisansüstü maskaralık ilmini
Biz ne bilek beğim, böyükler bilir.
Âdettir gerekmez mâluma ilâm
Taklide günaydın, asıla selâm
Ne ki hınzırlık var hâsılıkelâm
Biz ne bilek beğim, böyükler bilir.
1991 - Abdurrahim KARAKOÇ
5 Kasım 2010 Cuma
Olsaydı
Birinci sınıftaydık. Asya’nın Fiziki Coğrafyası adında bir dersimiz vardı. Henüz temel terminolojiden bi haber olan birinci sınıf coğrafya öğrencileri için ağır bir dersti.
Derse başlamadan önce, o zamanlarda asistan olan Ali Özçağlar (şimdi Prof. Dr.) Bertelsmann’ın o nefis pedagojik haritalarından bir Asya Fiziki haritası getirir ve tahtaya asıp giderdi. Dersin hocası olan Prof. Dr. Talip Yücel, hemen hepimizin çekindiği bir hocamızdı.
Ders anlatırken kürsünün en önüne kadar gelir, kalın çerçeveli yakın gözlüğünü eline alır, gözlerini kısar veya kapatır adeta kendinden geçer ve hafifçe öne arkaya doğru sallanarak, sesini çok da yükseltmeden, ağdalı cümlelerle, dersini anlatır, bazen de bir yerleri bu haritadan gösterirdi. “yükselmelerin Çin platformlarıyla Angara kalkanı arasındaki bölgede, Hindistan Angara kalkanı arasındaki vüsati bulamaması, bu alanda kültelerin daha yaşlı, daha az mütecanis ve Çin platformlarının daha küçük olmalarına hamledilebilir”.
Biz doğal olarak çoğunlukla hiçbir şey anlamazdık ama sesimizi de çıkaramazdık, biraz korkudan, biraz da saygıdan. Zaten her sene dersi alanların büyük bölümü kaldığı için yapılabilecek pek bir şey de yoktu aslında, baştan sınıfta kalmayı kabullenerek derse gidilirdi.
Yine bir gün böyle kendinden geçmiş halde dersi anlatırken sözünü ettiği yeri göstermeye niyetiyle sol elinde tuttuğu gözlüğü ile soluna doğru döndü, ama kolu havada kaldı, zira harita asılı değildi.
Bir an duraksadı sonra da hiçbir şey olmamış gibi devam etti anlatmaya, ama arada şu cümleyi söyleyerek: “harita olsaydı burada olacaktı”
Şimdilerde biraz rahatsız olduğunu öğrendiğim hocamıza sağlık ve uzun ömür diliyorum…
3 Kasım 2010 Çarşamba
Handikap
Biliyorum, bu kelimenin Türkçesi de var: Engel.
Bundan yıllar önce 90'lı yılların başlarında, henüz asistan olduğum zamanlarda, DTCF’de kadim dostlarım, ağabeyim A. Fuat Doğu liderliğinde, İhsan Çiçek, Gürcan Gürgen ve bir süre sonrasında bağımsız çalışmayı yeğleyen Mehmet Somuncu ile birlikte, ortak bir takım çalışmalar ardından da yayınlar yapmaya başlamıştık.
Rahmetli üstadı azam Prof. Dr. Sırrı Erinç’in uzun yıllar öncesinde İstanbul Üniversitesi'nde bir dönem gerçekleştirdikleri ve onların rüzgârıyla başka birkaç kişinin yaptıkları dışında pek böyle işler yoktu coğrafyada.
Doğal olarak, bu bazılarında biraz haset, biraz da fesatlık doğurmuştu.
Her ikisi de tedavisi mümkün olmayan hastalıklar.
Araziye çıkmadan birkaç gün öncesinde cildimizin rüzgâr ve güneşten daha az etkilenmesi için sakal bırakmamız sebebiyle, sözünü ettiğim hastalıklarının etkisiyle bize bir de lakap takmışlardı:
Kara Sakal Çetesi.
Ne kadar sakil bir tutum…
Bu süreçte, bir gün o dönemdeki idarecilerden birisi beni odasına çağırdı.
Biraz tehdid, biraz nasihat cümleleri içerisinde yaptığımı(zı)n ileride doçentlik aşamasında bir handikap oluşturacağını söyledi.
Ben de kendisine, biz bu çalışmaları doçent olmak için yapmıyoruz, bilim olsun diye yapıyoruz dedim.
Tartışma uzamaya ve kullanılan kelimeler de doğal olarak sertleşmeye başladı.
Sonunda dayanamadım ve tarih herkesi yargılar, biz şimdi nasıl geçmişteki hocaları ve onların yaptıklarını yargılıyorsak tarih ilerde sizi de beni de yargılayacak dedim, odayı terk ettim.
Odayı terk ettim ama ortak çalışma yapmayı terk etmedim.
İyi ki de terk etmemişim…
Başlığı değiştirsem mi?
Hamdikap daha mı uygun olurdu acaba?
3 Eylül 2010 Cuma
Ayser'in Falı
Ayser ve Aysel ikiz kardeşler.
Anneleri bunlar çok küçükken ölmüş, doğal olarak da babaları bir başkasıyla evlenmiş.
Kâh babaannelerinin yanında kâh babalarının yanında kalıyorlar.
Aradan çok geçmeden babaları da öldü, eyvah ki eyvah…
Tanıdığımda cılız, adeta derisi kemiğine yapışık birer ergen adayıydılar, herhalde ortaokul öğrencisi falanlardı.
Her ikisi de hareketli, biraz safçaydılar, belki de biraz seklem akıllı.
Yaşadıkları yer için zor kabul görecek bir hareketlilikleri vardı, başlarında anne olmadığından, baba otoritesini yeterince hissedemediklerinden, önlerinde yol gösteren usul öğreten birisi olmamasından kaynaklanan bu tavırları insanların bunları şımarık, laf dinlemez ve/veya anlamaz diye damgalamalarına yol açıyordu.
Yıllar sonra duyduk ki Ayser ile Ayfer evlenmişler.
Yaşadıkları yere askerlik yapmaya gelen iki gençle anlaşmışlar ve kendilerine birer yuva kurmuşlar. Artık büyük şehirde, İstanbul’da yaşıyorlarmış.
Ne güzel…
Aradan yıllar, yıllar geçti.
Yaz sıcaklarından bir nebze kurtulmak için köydeyiz.
Bir gün öğlene doğru yanında küçük bir oğlan çocuğu ile kilolu mu kilolu bir kadın elinde bir kap süt ile çıkageldi.
Önce tanıyamadım ama sonra bir de baktık ki Ayser…
Ağzından sigara hiç eksik olmuyor, şeker hastası, bir oğlu, mutlu bir evliliği var ama pek çok gelin gibi kayınvalideden biraz şikâyetçi.
Biraz sohbetten sonra kahveler içildi, Ayser fallar bakıyor, nasıl oluyor bilmem ama hiç haberdar olmadığı bazı konuları da biliyor.
Saf oluşu ona böyle bir kapı açmış bir tür medyumluk falan mı vermişti acaba…
Fal baktıklarından birisine sen buradan döndükten sonra çok sıkıntı çekeceksin, hastalıkla falan uğraşacaksın dedi, o da kızım bazı şikâyetlerim için doktora daha yeni gittim, ilaçlarımı aldım düzeldim şimdi iyiyim çok şükür dedi.
Ama Ayser inatla bu başka bu başka diyor.
Köyden dönüldü.
Basit bir şikâyet başladı, halli için ufak bir cerrahi operasyon, bunda yaşanan bir aksilik…
Şikâyet hastalığa dönüştü.
Hastalık büyüdü adeta onulmaz bir hale büründü.
Sindirim sistemi organlarının bir kısmı alındı…
Ardından lanet olası bir hastane mikrobu ve onun doğurduğu iltihap ile mücadele başladı.
Günler günleri, haftalar haftaları kovalıyordu aslında geçmeyen zamanlarla…
Ameliyatlar birbirini izledi…
Ve gün geldi Uçmak'a yolculuk başladı.
Mabuduna canan diye sevdiğine doğru…
10 Haziran 2010 Perşembe
Avustralya'ya Gidiyorum
Avustralya’ya gidiyorum.
Yerleşmek üzere.
Her şeyi arkamda bırakarak hem de.
Çocukluğumda yaz aylarında rahmetli annemim köyüne gittiğimizde yazıda yani ovada Develi-Yahyalı yolunun kenarında kullanılmayan bir taş bina görürdüm, kimin olduğunu sormuştum, bilenler sahiplerinin uzaktan akrabamız olduklarını ve Avustralya’ya gittiklerini ve oraya yerleştiklerini söylemişlerdi: Avustralya? Nere acep, ne menem bir yerdi?
Öğrendim, dünyanın öbür ucu, kocaman bir kara parçası, kıta devlet. Aborijinler var zulmedilmiş yerliler, onları medenileştiriyoruz diye mahvetmişler çoğu kumar, uyuşturucu ve alkol batağına saplanmış, binlerce ve onbinlerce yitip giden hayat ve onların meşhur bumerangları, didjeridooları, ormanlar ve çöller, madenler ve göller-nehirler, dünyanın en uzun demiryollarından birisi de burada, kıtayı batıdan doğuya bağlayan.
Canavarıyla ünlü Tazmanya’da orada…
Yeni Zelanda diğer yanı başında iklimi ülkemize benzeyen, koyun yetiştiriciliğiyle ünlü, bizim ülkemizin Ankara’nın tavşanını yetiştirip yününü bizim de Angora yününden diyerek dünyanın parasını verip aldığımız ürünleri dünyaya pazarlayan ülke.
Onun hemen yanı başında da Antipod adası, zahir görmeli buraları diye düşünmüştüm.
1979 yılından itibaren İKA adlı ve o dönemlerde iletişim fakültelerinin ders kitaplarına girmiş, örnek olarak anlatılan bir işyerinde çalışmaya başlamıştım. Haber ajansı idi. Her gün en az üç tane günlük haber bülteni yayınlanırdı. Bunun dışında haftalık ve onbeş günlük aralıklarla yayınlanan dergi ve gazete ile doğası gereği düzensiz aralıklarla hazırlanan mevzuat bültenleri vardı, föy-volan şeklinde yayınlanan. O zamanlar bilgisayar daha iş hayatına girmemişti. Teleks makinaları vardı en teknolojik cihaz olarak, faks bile yoktu henüz, günümüzle kıyaslanınca sanki taş devri der gibi teleks devriydi yani…
Burada sürekli olarak Resmi Gazete alınır, yeni yayınlanan kanun ve yönetmelikler, kamu ihaleleri takip edilir, bunlardan gerekli olanları bültenlerde yer alırdı. Bu gazetelerden birisinde ülkemiz ile Avustralya arasında kültürel işbirliği anlaşması metnini okumuştum.
Güzel!
Avustralya’ya gitmek lazımdı, eller gider mersine biz gideriz tersine, herkes Avrupa Amerika derken ben Avustralya diyordum.
Ama, ne zaman ve ne şekilde?
Nihayet, şimdi o fırsatı yakaladım. Orada bir işyeriyle, eğitim kurumuyla anlaştım.
Bu yaz gidiyorum, uçakla önce Singapur’a oradan da ver elini Avustralya…
Geriye dönmek yok, ömrümün kalanını orada geçireceğim.
Pasaport, anlaşma, iş sözleşmesi ıvır zıvır her şey tamam.
Sadece bunlar mı ev bark da tamam, Perth yakınlarında bir çiftlik evi.
Tazmanya, Yeni Zelanda ve Antipod adasına falan hayli uzak ama olsun, en azından Aborijin koruma alanlarına yakın…
Perth ülkenin-kıtanın güneybatı ucunda büyücek bir kent.
İlgili ve bilgili coğrafyacılar “Perth Prensibi” vesilesiyle bilirler burayı. Şayet böyle bilemezlerse ya da hatırlayamazlarsa diyerek bir başka ipucu daha vereyim bu prensibin eşdeğeri “Vladivostok (Владивосток) Etkisi” olarak da tanınır.
Yol uzun, yanımızda çok fazla bir şey götüremeyeceğiz, bunun için titizlikle bir liste hazırlıyoruz. Bir şeyleri unutmayalım ve lüzumsuz bir şeyler de götürmeyelim diye. En çok götürmek istediklerimiz fotoğraflar ve hatıra objeler. Bazen bir minik biblo, bazen bir rozet ya da anahtarlık veya kalem ekleniyor listeye, ama hepsinin bize anlattığı çok şey var.
Eşimle zaman zaman liste üzerinde bazı değişiklikler yapıyoruz. O da heyecanlı, kolay değil her şeyi bırakarak başka bir ülkeye yerleşmek üzere gitmek, buralara yakın da değil üstelik dünyanın öbür ucu. Bir daha kim bilir ne zaman gelebiliriz buralara?
Listelediklerimizden kesin karar verdiklerimizi de uygun boyutlarda kolilere, bavullara filan koyuyoruz, onlar arkadan gemi ile gelecek, artık bir ay mı olur, üç ay mı olur ne zaman elimize ulaşırlar Allah bilir.
Birkaç tane de kitap götürmem lazım, adıma imzalananları mutlaka götürmeliyim diye düşünüyorum, onlardan ayrılmak zor. Diğerlerini üniversite kütüphanesine bağışlayacağım nasıl olsa.
O imzalı kitaplardan birisini karıştırır, içinden bir iki satırını okurken, bana seslenildiğini duyuyorum, irkilip kendime geliyorum.
Eşim haydi gel yemek hazır diyor.
İş dönüşü uzandığım kanepede uyuya kalmışım, sadece uyumak mı, tatlı bir de rüyaya dalmışım…
3 Şubat 2010 Çarşamba
Dört Huzur
Aş huzuru
İş huzuru
Eş huzuru
İç huzuru
2 Şubat 2010 Salı
Bir Arsızlık Örneği
–Hı? Dediğinizi duyar gibi oldum.
Evet, aslında haklısınız.
Başlıktaki ikinci kelimenin ilk harfinin yerinde bu iki harf olmalıydı.
Ama arsızlık da güzel bir kelime ve yerini buluyor.
Ar sözlüklere göre utanma, utanç duyma duygusuna sahip olma demek. Arsız ise doğal olarak bunun zıddı bir anlam taşıyor: Utanması, sıkılması olmayan, yılışık, yüzsüz (kimse) ve Açgözlü davranan (kimse) olarak tanımlanıyor, arsızlık da bunun eyleme dönüşmüş hali, arsız olma durumu demek (TDK 2005, Türkçe Sözlük, s. 109, 123 ve 124).
Allah inananları muhafaza etsin.
Arsızlaştırmasın.
Elazığ’da çokça kullanılan dua şekliyle
–Allah yazmamış olsun.
Bu kadar dibace yeter…
Başlangıç yıllar öncesine kadar gidiyor.
Yüksek lisans öğrencisi iken rahmetli hocam Prof. Dr. Mecdi Emiroğlu seminer konusu verirken o dönemde birlikte öğrencilik yaptığımız Süha Kocakuşak ile bana birbirini tamamlayacağını düşündüğü konuları vermişti.
Ona "Türkiye’de Ölüm Oranları" bana da "Türkiye’de Doğum Oranları".
Heves ve heyecanla, o günkü adıyla Devlet İstatistik Enstitüsü’ne gittiğimizi hatırlıyorum.
DİE’nin kitaplığında yaptığımız kısa bir araştırmadan sonra ben hem bulunabilecek malzemeyi yetersiz bulmuştum, hem de doğrusu konu bana pek cazip gelmemişti.
İyi ki de gelmemiş…
Bu durumu hocama açtığımda,
–Eeee o zaman ne yapacaksın söyle bakalım? dedi.
Ben de,
–Hocam sizce de uygun ise ben “Türkiye’de Arıcılık” konusunu ele almak istiyorum dedim.
–İyi hadi bakalım çalış neler çıkacak görelim dedi.
Ben hummalı bir araştırma sürecine girdim, süre sınırlı idi.
Kaynaklar çok farklı kurumlarda idi.
Verilerin bir kısmına ulaşmakta zorluk yaşıyordum.
Bir gün Orman Bakanlığı Kütüphanesi’ne uluslararası istatistiklerden yararlanmak için, başka bir gün DİE kütüphanesine ülkemize ve illere ilişkin verileri toplamak için, bir başka gün de Ziraat Fakültesi kütüphanesine ya da oradan konuyla ilgili bir hocayla görüşmeye gitmem gerekiyordu.
Ancak yine de istediğim bir konuda araştırma yapıyordum.
Yorucu bir süreçte yılmadan koşuşturuyordum.
O yıllarda kişisel bilgisayarlar da yeni yeni piyasaya çıkmaya ve yaygınlaşmaya başlamıştı.
Cordata markalı bir bilgisayarı fakültedeki arkadaşlar birleşerek ve taksitle almıştık, kaça aldığımızı hatırlamıyorum ama taksitle alındığına göre hayli pahalıydı demek ki.
Plak gibi büyük olan 5 çeyreklik disketler vardı, bilgisayarı kullanmak için DOS komutlarını bilmeniz gerekiyordu, dBase ve word star gibi programlar revaçtaydı.
Hepimiz diğer işlerin yanı sıra bir yandan da bu bilgisayarı öğrenmeye, işlerimizi onunla yapmaya çalışıyorduk.
Verileri derlemek bir sıkıntı, onları yeni öğrenmeye başladığım bilgisayarda düzenlemek bir başka sıkıntı idi…
Her neyse, sözü dağıtıp da daha fazla uzatmayayım, seminerimi vaktinde yetiştirdim, başarıyla verdim.
Ardından, konu üzerinde çalışmaya devam ettim, veriler çoğaldı, çeşitlendi, harcadığım emek arttı, sonunda bu malzemenin bir makale olarak düzenlenebileceğine kanaat ettim.
Düzenlediğim metni Ankara Üniversitesi’nin Birinci Türkiye Coğrafyası Sempozyumu’nda anlattım, -bir ara bu sempozyumun macerasını da yazayım- orada yöneltilen bazı eleştirilerle konuyu daha düzenli ve bilimsel bir hale getirdim.
Ortaya Doğal Çevre Sorunu Olarak Çığlar ve Türkiye’de Çığ Olayları adlı ilk makalem gibi bir ödevden doğan ikinci makalem çıkmış ve Ankara Üniversitesi Türkiye Coğrafyası Dergisi’nin ilk sayısında yayınlanmıştı: “Türkiye’de (1966-1986 Yılları Arasında) Arıcılığa Genel Bir Bakış”.
Şimdi izninizle, ilk bakışta buraya kadar olan kısımla bağlantısız gibi görünen bir başka paragraf yazmak istiyorum.
Yumuşatılmış kibar şeklindeki ifadesiyle “Aşırmacılık”, yani emek ürünü bir bilgiyi kaynak göstererek alıntı yaparak kullanmak yerine çalıntıyla kullanmak.
Geçenlerde bir internet sitesinde, uluslar arası dergi yayıncılığı yapan çok ünlü bir yayınevinin dergi editörlüğünün uslanmaz ve utanmaz bilim hırsızlarını konu alan bir yazısını okudum, emek hırsızlarından belirlediklerinin tümünün, ne tür çalıntılar yaptıklarını isim ve örnekler vererek ilan etmişler, çok hoşuma gitti.
Keşke batılıların iyi huylarını alsak, lakin bazen sapkınlar çıkıyor, bizde de böyle çalıntılara rastlanıyor ne yazık ki...
Bu yazıyı okuyunca yıllar önce başımdan geçen bir olayı anımsadım.
Onu kaleme alayım istedim.
Şimdi örneklere geçelim:

Bu metin benim sözünü ettiğim yayınımın bir sayfası, şimdi burada “Arıcılığı…” diye başlayan paragraf aşağıda, altı çizgili ilk cümlede ne hale getirilmiş onu görelim.

Devam edelim, aylarca emek harcanarak oluşturulan bir tabloyu görelim şimdi de:


Yukarıdaki 155 numaralı sayfa parçasında Malatya ve Elazığ için verilen rakamlarla bu tablolardaki rakamlar ne kadar da benziyor değil mi?
Ama bakın benim tablomda kaynak olarak ne gösteriliyor: DİE İstatistikleri,
(ç)alıntılanan metne göre de DİE istatistikleri.
Nitekim her iki yayının kaynaklar kısmı da şöyle:
Önce benim makalemin yararlanılan eserler kısmına bakalım.
Şimdi de (ç)alıntı yapılan yazının ilgili sayfasına:

Şimdii, bu sayfada Tunçel var mı? YOK, peki DİE var mı? EVET.
Açıklamaya devam edelim:
Buraya kadar anlatılanlar, verilen örnekler, aslında yazıyı yazanların amaçlarının bir yandan alıntı değil çalıntı olduğunu diğer taraftan da veri kaynakları hakkındaki yetersizliklerini ortaya koymaya yeter de artar bile.
Zira yazıyı yazanlar tarafından verilerinin elde edildiği yer olarak hem metinde ifade edilen ve hem de kaynaklar arasına konulan istatistikte böyle bir veri olmaz, olamaz, bu veriyi tümüyle başka bir yayında bulmak mümkündür.
Fakat bulmak için önce bilmek lazım, sonra bakmak ve sonra da görmek.
Yazıyı yazanlar için bunlara gerek olmamalı ki şu yolu izlemişler:
Bakmışlar, benim makalemden (ç)alıntılayarak kullandıkları verilerin bir kısmı 1986 yılına ait, eee o yılda yayınlanmış ve kaynaklar arasında belirtilmiş, adı da uygun görünen bir yayın var.
Budur herhalde demişler ve kaynakçalarına bunu yazmışlar, böylece birkaç paragraf yukarıda, açıklamaya devam edelim diye başlayan paragraftaki görüşümü doğrulamışlar.
Cehaletin verdiği cesaretle ortaya çıkan pespayelik...
Yazarlardan birisine, henüz hayatta olan başkalarının da bulunduğu bir ortamda söyle demiştim: “-Harun Tunçel’in yazdıkları değersiz ise alıntı yapmamalıydınız, alıntılanacak bir bilgi varsa bunu da kaynaklarınızda göstermeliydiniz” ardından da yazılarında, yukarıda örneklerini verdiğim sözünü ettikleri verileri yine yazılarında ifade ettikleri istatistiği yanımda götürerek nasıl elde ettiklerini göstermesini istemiştim.
Doğrusu kırmızı bir surattan çıkan çok tatminkâr bir cevap almıştım.
–Eeeee, hımmmm, kem, küm.
Bunların yürüyüşlerindeki kostaklanmaya bakarsanız, çırak ülkemiz dağlarının 1500 metreye kadar olanlarını, ustası da 3000 metreye kadar olanlarını yaratmış olmalı diye düşünürsünüz…
Diğer taraftan ilginç olanı nedir biliyor musunuz bunu yapanların günde en az 4-5 defa jimnastik yapıp alınlarını defalarca yere dokundurmaları…
23 Aralık 2009 Çarşamba
İki Erbab
Aşağıda mahlası Erbabi olan iki ustanın dizesi var.
Kendi tanımlamalarıyla biri ozan, diğeri aşık...
PEZEVENK
Dünya ahvâlinden haberi yoktur
Sohbeti din ile açar pezevenk
Komşusu aç iken kendisi toktur
Sanki melek olmuş uçar pezevenk
Karanlık işlerde zıplama ister
Evine granit kaplama ister
Dünya mektebinden diploma ister
İnsanlık dersinden kaçar pezevenk
Herkesin kabına çeşmesi akmaz
Erkek sinekleri hareme sokmaz
Fakir komşusunun yüzüne bakmaz
Selâmsız sabahsız geçer pezevenk
Sanırsın Allah'la akte oturmuş
Cennete giderken macun götürmüş
Hûriler'i dizip işi bitirmiş
Şimdi gılmanları seçer pezevenk
Aydınlığa düşman yobazın dölü
Hû çekerken şişmiş ağzında dili
Erbâbi, ülkede bunlardan dolu
Durmadan zehrini saçar pezevenk
Âşık ERBABİ
İTE KULÜBESİ DAR GELDİ
Gökten tepemize paketten düştü,
Önce anlamadık, sır geldi diye.
Kuştüyü yatakta yatırdık puştu,
Bayram ettik, fırsat bir geldi diye.
Boynunda binlerce şehidin kanı,
Varsa da, güvende olmalı canı.
Gönderdik, denizle kaplı dört yanı,
İmralı en uygun yer geldi diye.
İmralı ağladı, İmralı sustu,
İmralı bağrına taşları bastı.
Tam onbir senedir kadere küstü,
Üzüldü, başıma şer geldi diye.
AB’ye gizlice teminat verdik,
Altına kırmızı halılar serdik,
Yârenlik edecek ahbap gönderdik,
İpneye yalnızlık zor geldi diye.
Artık alnımızdan gitmez bu yara,
Saraylar yaptırdık, harcadık para.
Bir de utanmadan atarlar nâra,
İte kulübesi dar geldi diye.
Komisyon çıkarıp aradık hata,
Cetvelle iyice ölçüldü ada.
Meğerki on santim küçülmüş oda,
Korktuk tepkilerden, gür geldi diye.
Her gece sayımdan geçmesi özel,
Banyosu, yemesi, içmesi özel,
Tuvalete bile sıçması özel,
Kızdılar, kıçından ter geldi diye.
Bu kadar tavizi verirse devlet,
Kuklalar caniye af ister elbet.
DTP’li kahpe ediyor gayret,
Çakal anasından hür geldi diye.
Son kez ERBABİ’nin sözünü tutun;
Açılıma yeni açılım katın.
Yanına Emine Ayna’yı atın,
Sevinsin, koynuma yar geldi diye.
06 / 12 / 2009
OZAN ERBABİ - KAYSERİ
16 Haziran 2009 Salı
Milli Kütüphane’de Başıma Gelenler
Milli Kütüphane’nin çok önemli bir hizmeti var, binlerce kitabı oturduğunuz yerden bilgisayarınızın başında tarayabiliyorsunuz. Bunun dışında da binlerce dergiyi, onbinlerce makaleyi tarayabileceğiniz bir imkân sunulmuş durumda. Bunu düşünenlere, vesile olanlara, bu uğurda emek sarf edenlere ne kadar teşekkür edilse azdır. Her türlü övgüye layık bir hizmet bu.
Böyle bir hizmeti övmemek, böyle bir hizmetten yararlanmamak, akademik çalışmalarda düşünülemez bile, bırakınız akademik çalışmaları herkes bu hizmetten kendisi için yararlı pek çok bilgiye ve belgeye ulaşabilir.
Doğal olarak verilen hizmetin boyutları büyüdükçe, bir takım aksaklıklar da kaçınılmaz oluyor.
Bu yazıda böyle ufak bir aksaklıktan söz etmek istiyorum.
Birkaç haftadır, sürdürmekte olduğum bir çalışmadan dolayı Milli Kütüphanenin sözünü ettiğim bu hizmetinden yararlanıyorum. Muazzam bir özellik, bundan yıllar önce üniversitede öğrenci iken, bir iki nadir bulunan kitap ve dergi için, yaz-kış, soğuk-sıcak, rüzgârlı-yağmurlu, uzak-yakın vs demeden daha doğrusu diyemeden, zorunlu olarak, Milli Kütüphanenin yolunu tutar fiş katalogları içine gömülürdük. Gerçi bunun da bambaşka bir zevki vardır, artık onu da başka bir yazıda anlatmak lazım. Milli Kütüphane o zamanlar şimdiki yerine, Kumrular sokaktan yenice taşınmıştı…Neyse konuyu fazla uzatmayayım ve dağıtmayayım. Şimdilerde tembelleştim. Bu işi bilgisayarın başından yapıyorum.
Bu işlerle benim gibi haşır neşir olanlar bileceklerdir, makalelerle ilgili olarak hizmete sunulmuş olan iki bibliyografya vardır, birisi “Cumhuriyet Dönemi Makaleler Bibliyografyası, bu 1923-1999 dönemini içerir, diğeri de Türkiye Makaleler Bibliyografyası ki bu da 1995’den günümüze yayınlanan dergilerdeki makaleleri kapsar.
Bunlardan daha önce hazırlandığı, bir bakıma içeriği gibi kendisi de görece eski olan, ilkinde herhangi bir aksaklıkla karşılaşmaksızın epey bir tarama yaptıktan sonra sıra geldi ikincisine, o ne güzel menüler, renkli künyeler, çeşitli şekillerde dizin yapma imkânları falan, malum devir imaj devri…
Künyeleri taramaya başladım ama o da ne? Program 1000 künyeden fazlasını görmeye izin vermiyor. Hoppalaaaa, eeee ne olacak şimdi? Ya bana lazım olanlar 1001, 1083 veya 1124. künye ise? Olmazzzz yassak hemşerim onları göremezsin. Bu arada bir başka sıkıntı ile daha karşılaştım; Ben bir takım dergilere bakmak istiyorum program ısrarla bana onların yanı sıra başkalarını da gösteriyor. Israr da etmiyor aslına bakarsanız, doğrudan dayatıyor.
Doğaldır, bir aksama olmuştur diyerek bunu nereye bildirebilirim de bu muazzam hizmet daha verimli ve aksamadan sürer diye web sayfasının diğer köşelerine de bir göz attım, aradığım oradaydı işte; “Sizin bu program hakkındaki görüşlerinize ihtiyacımız var. Lütfen her türlü görüşlerinizi bize yazın” diyorlardı. Yaşadığım bu aksilikleri hemen verilen adrese bildirdim ve durumu anlattım.
Sağolsunlar (programı hazırlayan şirket sanırım) hemen ilgilendiler ve bana ertesi gün daha 24 saat olmadan 15 Haziran 2009’da (imlasına dokunmadan verdiğim şekliyle) aşağıdaki cevabı yazdılar:
Sayın Harun Tuncel,
vakit ayırıp bize görüşlerinizi bildirdiğiniz için teşekkür ederim.
Birinci sorunuz ile ilgili: Ben "US Düşün ve Ötesi" ile arama yaptığımda yalnızca bu dergiye ait 114 makale gelmekte.
Bize biraz daha ayrıntılı olarak yaptığınız işlemleri (Nerede hangi linke tıkladığınızı ve/veyahangi alanlara ne yazdığınızı ) belirtirseniz, bizde ona göre işlem yapabilir ve hatamızı bulabiliriz.
İkinci sorunuza gelince: Bu programın amacı istenilen bir konudaki makalelere ulaşmaktır. Örneğin programda siz "Felsefe" kelimesini içeren makaleleri aradığınızda size 10,000 makale listelese bu sizin işinize fazla yaramaz, (Eğer istatistiksel bir çalışma yapmıyorsanız) çünkü bu makaleleri inceleme fırsatınız olmayacaktır. Burda programın amacı sizin istediğiniz bir konuya EN YÜKSEK oranda karşılık gelen makaleleri listelemektir. Bunun için de siz, birden fazla kelime veya konuyla ilgili az rastlanan kelime girmelisiniz.Bu şekilde bir arama yaparsanız aradığınız konuyla ilgili makale bulma olasılğınız artar. Diğer bir neden de programın verimliliğini artırmak için böyle bir sınırlamaya gilidilmiştir.
Umarım bu bilgiler size yardımcı olmuştur.
Saygılarımla,
(İsim Soyisim)
(Firma Adı)
Bunun üzerine ben de bugün (16 Haziran 2009 saat: 01.00'de) aşağıdaki yazıyı yazdım (Yazıdan buraya naklederken, gereksiz olacağı düşüncesiyle sadece internet bağlantı adresleri çıkartılmıştır) bakalım sonu ne olacak, ne demişler:
Görelim Bakalım Mevlam Neyler,
Neylerse Güzel Eyler.
Sayın (İsim ve soyisim, Firma adı)
ve Sayın Milli Kütüphane ilgilisi,
Türkiye Makaleler Bibliyografyası'ndaki bazı aksaklık, yanlışlık ve uygulama hatası ile ilgili olarak dün yazdığım mesaja hemen cevap verdiğiniz için ilginize öncelikle teşekkür ediyorum.
Sayın ........, aşağıda örneği olan mesajınızda hatalarla ilgili işlem basamaklarını istemiştiniz pek çok örneğin az bir bölümünü aşağıda veriyorum.
İkinci konu ise künye taramalarında neden sadece 1000 tane künye verildiği idi, cevabınızda çok haklı görünüyorsunuz ama yanıldığınız bir konu var, basitce onu da izah edeyim:
Diyelim ki 300 konu kodlu "Toplum Bilimleri" gibi genel bir başlıkta tarama yapacağım, siz bana sadece 1000 künye veriyorsunuz, neye göre seçerek? Hiç bir ölçünüz yok ki elinizde benim toplum bilimlerinde hangi alt başlıklarda arama yaptığımı, neye ihtiyacım olduğunu soruşturmadınız ki sadece kriterleri meçhul ve müphem, keyfiyetle belirlenmiş 1000 künye veriyorsunuz.
Sizin aşağıdaki mesajınızda büyük harflerle belirttiğiniz "istediğim konuya EN YÜKSEK oranda uyan makaleleri" nasıl seçtiniz? Zaten bunların tümü Toplum Bilimleri değil mi? Yani zaten doğrudan o konunun kendisini oluşturmuyor mu?, Şayet öyle değil de toplum bilimleri içinde başkaları da var ise işte o zaman da vay halimize demek gerekir.
Ben geçen hafta bir çalışmam için gene Milli Kütüphanenin "1923-1999 Cumhuriyet Dönemi Makaleler Bibliyografyası"nı taradım, karşıma kimi zaman 10 künye çıktı, kimi zaman 1468 künye, kimi zaman daha fazlası ve ihtiyacım olduğu için hiç de gocunmadan zaman ayırdım tümüne baktım ve benim açımdan da çok faydalı oldu. Bırakınız insanlar özgürce aramalarını yapsınlar, bence yapılması gereken, sizinki gibi keyfiyete dayalı olan kısıtlamalar değil, anahtar kelimeler aracılığıyla da künye grupları içinde tarama yapılabilmesine imkân tanımaktır.
Siz şimdi bu programın tanıtımında öğünerek 155.000den fazla künyeden tarama yapılabilir diyorsunuz, ama tüm harflerde 1000 künye görünmesine izin verdiğinizi düşünürsek ki, kiminde bu kadar zaten yok, toplam sayı 30.000lerde kalıyor, geriye kalan 125.000 künyeyi de artık tahmin edeceğiz herhalde. Kısacası program mevcut haliyle sizin ifadenizle "Verimliliği yüksek" falan da değil, tam tersine mevcut koşullarda istatistiksel olarak bir bilinmeyenli denklem hesabıyla verimliliği sadece % 4.
Şimdi gelelim taramalardaki aksaklıkların örneklerine, uslubumda sizi fazla üzmemek için biraz esprili yazdım, mazur görün:
Diyelim ki yayınlarda bir tarama yapmak istiyorum, açtım yayınlar menüsünü, ve ‘A’ harfini tıkladım, oradan da Afyon Kocatepe Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi'ni açıyorum:
791 makale diyor, ama, Afyon Kocatepe Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi'ne ait olması gerekirken içinde ilk sayfalarda “Özgür Üniversite Forumu” da var, 5. sayfasında olduğu gibi “US Düşün ve Ötesi” de var, “OLBA” da var, “Tarım Ekonomisi Dergisi" de var, bu diğer sayfalarda da böylece sürüp gidiyor.
Bir başka örnek:
Yine A harfi ve diyelimki “Argos Gemicileri” ni taramak istiyorum, sağ tıklayıp yeni sayfada açıyorum: 245 makale görünüyor:
Ama “Argos Gemicileri”nin dışında başka künyeler de var. Hatta ilk sayfasında bu dergiden eser yok, sadece “İGEMEden Bakış” ve ne idüğü belli olmayan (Tahmin yürüterek İGEMEden Bakış'a ait olduğunu düşündüğüm) künyeler var. Devamında araya “International Journal of Music in Turkey” de giriyor. Ve tabi bunların arasında da görebilirseniz şayet tek tük “Argos Gemicileri” var!
Epey harf atlayıp tamamiyle koşulsuz olarak “O” harfini tıklıyorum. Gözüme Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi takılıyor, sağ tıklayıp yeni sayfada açıyorum: 779 makale varmış, amaa o da ne karşımda bu defa da “Türk Kütüphaneciliği Dergisi" var. Belki o da lazım olur!!
Birkaç harf daha atlayalım ve bu defa da yine tümüyle koşulsuz olarak “U” harfine bakalım. Benim niyetim Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, yine sağ tıklayıp yeni sayfada açıyorum, 734 makale varmış. Her ne kadar benim niyetim başka bir dergi idi ama olsun ne zararı var, birkaç dergi daha çıkıveriyor karşımıza, hangisini beğenirsek artık: Biraz, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi’nden, biraz da Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi içinden makale bakalım, hah nihayet bir tane buldum, ikinci sayfanın sonuna doğru bir künye benim aradığım dergiye ait!!! Burada toplam 46 sayfa var, üşenmedim saydım, bana lazım olduğunu varsaydığım derginin (Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi) kaç makalesi var acaba diye, sonuç çok komik, sadece 147 tane yani 734 künyenin kabaca % 20si bu dergiye ait....
Varın gayri gerisini de siz düşünün ve hesaplayın.
7 Mart 2009 Cumartesi
Coğrafyacıların İstihdamı
Akademik Yapılanma
Türk yüksek öğretim sistemi içerisinde çeşitli üniversitelerde Edebiyat, Fen-Edebiyat ve DTCF fakültelerindeki Coğrafya bölümlerinde toplam 3500 öğrenci eğitim görmektedir. ÖSYM verilerine göre 2007-2008 öğretim yılında bunlara 933 ilave olmuş, diğer taraftan 2006-2007 yılında ise 597 kişi mezun edilmiştir. Bunun dışında çeşitli eğitim fakültelerinin Coğrafya Öğretmenliği bölümlerinde yeni kayıt 233, mevcut öğrenci 1328 ve mezun 243 kişidir. Bir yılda, her iki türdeki eğitim programlarından mezun olanların toplam sayısı 840 kişidir.
Mezunların İstihdamı
MEB verilerine göre Ülkemizde 4272 dershane ve 683 tane de özel ortaöğretim kurumu vardır, bunun dışında MEB’na bağlı ortaöğretim kurumu sayısı da 1973 genel lise, 926 Anadolu lisesi, 85 Fen lisesi ve 72 adet de diğer liseler olmak üzere toplam 3056’dır.
Coğrafya ve coğrafya eğitimi bölümlerinden 2006-2007 yılında mezun olan toplam öğrenci sayısı 840 kişidir. Milli Eğitim Bakanlığının 2008 yılı içerisinde bu branşta yaptığı toplam atama miktarı ise 494 kişidir. Bir başka ifadeyle mezunların % 60 kadarı MEB bünyesinde istihdam edilebilmektedir. Öte yandan coğrafya bölümü öğrencilerinin büyük bir bölümü de özel sektörde çalışmayı tercih etmekte, öğrencilikleri sürecinde özel dershanelerde öncelikle stajyer öğrenci adı altında çalışmaktadırlar. Bunlardan arzu edenleri mezuniyetlerini takiben bu kurumlarda görev alabilmektedir. Diğer taraftan çeşitli diğer kamu kurumlarında ve özellikle CBS kullanımına, mekânsal analizlere ihtiyaç duyan mühendislik şirketleri ile belediyelerde de çalışanlar vardır.
Coğrafya öğretmenliği atamalarında aday miktarının azlığını atamalarda bir ölçüt olarak kullanılan KPSS taban puanlarında da görmek mümkündür. Nitekim 2008 yılı döneminde Coğrafya atamalarında taban puan 75.7’ye kadar gerilemiştir. Oysa diğer sosyal bilim dallarında en düşük taban puanlar, Tarih için 82.9, Türkçe ve Edebiyat için 79.1, Felsefe grubu için 82, Sosyal Bilgiler için ise 81.4 olarak gerçekleşmiştir. Diğer taraftan mezunların atanma oranlarında da coğrafya ile diğer dallar arasında belirgin farklar vardır.
21 Şubat 2009 Cumartesi
Yayınlarım
Tümünü birden indirmek isterseniz tek bağlantı olarak (60 mb)
http://rapidshare.com/files/200901314/Harun_Tuncel_Yayinlari.rar
2009, "Kentsel Mekânların Kullanımı ve Seyyar Satıcılık: Diyarbakır Örneği" (T. Kılıç ile birlikte) Ankara Üniversitesi V. Ulusal Coğrafya Sempozyumu (16-17 Ekim 2008) Ankara. (Baskıda)
http://rapidshare.com/files/200916651/Harun_Tuncel_T._Kilic_Kentsel_Mekanin_Kullanimi.pdf
2009, "Kentsel Mekânın Algılanması: Elazığ Örneği" Ankara Üniversitesi V. Ulusal Coğrafya Sempozyumu (16-17 Ekim 2008) Ankara. (Baskıda)
http://rapidshare.com/files/200912695/Harun_Tuncel_Kentsel_Mekanin_Algilanmasi.pdf
2007, "Geleneksel Ticaret Mekânı Olarak Türkiye'de Haftalık Pazarlar" 38. Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Çalışmaları Kongresi -ICANAS 38- (10-15 Eylül 2007), Ankara. Bildiri Özetleri Kitabı s. 896-897.
http://rapidshare.com/files/200911150/Harun_Tuncel_Geleneksel_Ticaret_Mekani_Olarak_Tuerkiye_de_Haftalik_Pazarlar.pdf
2006, “Doğu Karadeniz Dağlarının Glasyal Morfolojisi” 1. Uluslararası Coğrafya Çalışmaları: Pleistosen’den Günümüze Anadolu ve Kafkaslarda Yüksek Dağlık Alanlar (9-13 Haziran 2003). Bildiriler Kitabı s. 28-42, Van. (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte)
http://rapidshare.com/files/200910742/Harun_Tuncel_Dogu_Karadeniz_Daglarinin_Glasyal_Morfolojisi.pdf
2006, “Doğu Karadeniz Dağlarında Yaylacılık”. 1. Uluslararası Coğrafya Çalışmaları: Pleistosen’den Günümüze Anadolu ve Kafkaslarda Yüksek Dağlık Alanlar (9-13 Haziran 2003). Bildiriler Kitabı s. 66-83, Van. (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte)
http://rapidshare.com/files/200910556/Harun_Tuncel_Dogu_Karadeniz_Daglarinda_Yaylacilik.pdf
2006, "Türkiye'nin Kırsal Pazar Bölgeleri" Ankara Üniversitesi IV. Ulusal Coğrafya (Avrupa Birliği Sürecindeki Türkiye'de Bölgesel Farklılıklar) Sempozyumu (25-26 Mayıs 2006) Ankara. Bildiriler kitabı s. 63-72, Ankara.
http://rapidshare.com/files/200914395/Harun_Tuncel_Tuerkiye_nin_Kirsal_Pazar_Bolgeleri.pdf
2005, "Coğrafya Çalışmalarında Kullanılan Sayısal Verilerin Özellikleri" Prof. Dr. Halil Narman Armağanı s. 117-132. ISBN 975 394 051 3. Elazığ.
http://rapidshare.com/files/200910067/Harun_Tuncel_Cografya_Calismalarinda_Kullanilan_Sayisal_Verilerin_Ozellikleri.pdf
2004, “Glacial Morphology of Eastern Black Sea Mountain (Turkey)” Caucasian Geographical Review No: 4 p. 46-51 Tiflis-Gürcistan. (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte)
http://rapidshare.com/files/200911324/Harun_Tuncel_Glacial_Morphology_of_Eastern_Black_Sea_Mountains__Turkey_.pdf
2004, “Doğu Karadeniz Dağlarında Yaylacılık” Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi C:14, S:2, s. 49-66. (G. Gürgen, İ. Çiçek, A. F. Doğu ile birlikte) Elazığ.
http://rapidshare.com/files/200910556/Harun_Tuncel_Dogu_Karadeniz_Daglarinda_Yaylacilik.pdf
2003, “Anadolu Şehirlerinde Semt Pazarları: Elazığ Örneği” Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi C: 13, S: 1 s.49-70. Elazığ.
http://rapidshare.com/files/200902586/Harun_Tuncel_Anadolu_Sehirlerinde_Semt_Pazarlari.pdf
2002, “Türk Öğrencilerin Zihin Haritalarında İslam Ülkeleri” Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi C: 12, S: 2 s.83-103. Elazığ.
http://rapidshare.com/files/200916249/Harun_Tuncel_Tuerk_Ogrencilerin_Zihin_Haritalarinda_Islam_Ulkeleri.pdf
2001, “Coğrafya Çalışmalarında Konu Seçimi” Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi C: 11, S: 1 s.87-98. Elazığ.
http://rapidshare.com/files/200909854/Harun_Tuncel_Cografya_Calismalarinda_Konu_Secimi.pdf
2000, “Türkiye’de İsmi Değiştirilen Köyler” Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi C:10, S: 2 s.23-34. Elazığ.
http://rapidshare.com/files/200915874/Harun_Tuncel_Tuerkiye_de_Ismi_Degistirilen_Koyler.pdf
2000, “Türk Coğrafya Kurumu Meslek Haftaları” Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi C: 10, S: 2 s.231-251. (D. Üçeçam ile birlikte) Elazığ.
http://rapidshare.com/files/200916435/Harun_Tuncel_Tuerk_Cografya_Kurumu_Meslek_Haftalari.pdf
2000, “Akdağ’ın Buzul ve Karst Jeomorfolojisi (Fethiye-Muğla)” MTA Cumhuriyetin 75. Yıldönümü Yerbilimleri ve Madencilik Kongresi Bildiriler Kitabı I, s. 371-385, Ankara. (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte)
http://rapidshare.com/files/200901563/Harun_Tuncel_Akdag_in_Buzul_ve_Karst_Jeomorfolojisi.pdf
1999, “Ayıini Mağarası (Kayseri)” AÜ DTCF Dergisi C: 39, S:1-2, s.335-345. (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte) Ankara.
http://rapidshare.com/files/200903953/Harun_Tuncel_Ayiini_Magarasi.pdf
1999, “Akdağ’ın Jeomorfolojisi ve Bunun Beşeri Faaliyetler Üzerindeki Etkisi (Fethiye-Muğla)” AÜ Türkiye Coğrafyası Dergisi S: 7, s.95-120, (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte) Ankara.
http://rapidshare.com/files/200901885/Harun_Tuncel_Akdag_in_Jeomorfolojisi_ve_Bunun_Beseri_Faaliyetler_Uzerindeki_Etkisi.pdf
1998, “Bulut-Altıparmak Dağlarında Buzul Şekilleri, Yaylalar ve Turizm” AÜ Türkiye Coğrafyası Dergisi S: 6, s.63-91, (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte) Ankara.
http://rapidshare.com/files/200909484/Harun_Tuncel_Bulut-Altiparmak_Daglarinda_Buzul_Sekilleri_Yaylalar_ve_Turizm.pdf
1996, Mobilités et Investissements Des Emigres -Maroc, Tunusie, Turquie, Senegal. (p. 226-234: “Develi-Kayseri, le centre de l’Anatolie” başlıklı bölüm tarafımdan yazılmış ve diğer yazarlardan olan Stephane de Tapia Fransızca’ya tercüme etmiştir) (E. Mung, H. Boubakri, M. Lazaar vd. ile birlikte) Harmattan, ISBN 2-7384-4915-8. Fransa.
1996, “Üç Doruk (Verçenik) Dağında Buzul Şekilleri, Yaylalar ve Turizm” AÜ Türkiye Coğrafyası Dergisi S: 5, s.29-52, (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte) Ankara.
http://rapidshare.com/files/200914187/Harun_Tuncel_Uc_Doruk__Vercenik__Daginda_Buzul_Sekilleri_Yaylalar_ve_Turizm.pdf
1996, “Periliin Mağarası”. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Coğrafya Araştırmaları Dergisi S:4, s.131-144, (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte) Ankara.
http://rapidshare.com/files/200913497/Harun_Tuncel_Periliin_Magarasi.pdf
1996, “Mezraa Kavramı ve Türkiye'de Mezraalar” AÜ Türkiye Coğrafyası Dergisi S: 5, s.73-98, Ankara.
http://rapidshare.com/files/200912937/Harun_Tuncel_Mezraa_Kavrami_ve_Tuerkiye_de_Mezraalar.pdf
1996, “Mezraa Kavramı ve Türkiye'de Mezraalar” Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Coğrafya Araştırmaları Dergisi S:4, s.49-70, Ankara.
http://rapidshare.com/files/200912937/Harun_Tuncel_Mezraa_Kavrami_ve_Tuerkiye_de_Mezraalar.pdf
1996, “Develi İlçesinin Turizm Potansiyeli” Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Der. C:8, S: 1 s.341-358.
http://rapidshare.com/files/200910318/Harun_Tuncel_Develi_Ilcesinin_Turizm_Potansiyeli.pdf
1995, “Türkiye'de Çığ Sorunu ve Bugünkü Durumu” AÜ Türkiye Coğrafyası Dergisi S: 4, s.1-18, (İ. Gürer ile birlikte) Ankara.
http://rapidshare.com/files/200914857/Harun_Tuncel_Tuerkiye_de_Cig_Sorunu_ve_Bugunku_Durumu.pdf
1995, “Snow Avalanche Incidents in North-Western Anatolia, Turkey durind December 1992” Natural Hazards, Journal of the International Society for the Prevention and Mitigation of Natural Hazards, Vol:11, No:1 p. 1-16, (İ. Gürer, Ö. M. Yavaş, T. Erenbilge, A. Sayın ile birlikte)
http://rapidshare.com/files/200913689/Harun_Tuncel_Snow_Avalanche_Incidents_in_North-Western_Anatolia.pdf
1995, “Mezraa Kavramı ve Türkiye'de Mezraalar” Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi C: 7, S: 1-2 s.263-280.
http://rapidshare.com/files/200912937/Harun_Tuncel_Mezraa_Kavrami_ve_Tuerkiye_de_Mezraalar.pdf
1994, “Türk Coğrafya Kurumu Bibliyografyasına Ek”. AÜ Türkiye Coğrafyası Dergisi S: 3, s.371-380, Ankara.
http://rapidshare.com/files/200917200/Harun_Tuncel_Tuerk_Cografya_Kurumu_Bibliyografyasina_Ek.pdf
1994, “Periliin Mağarası”. AÜ Türkiye Coğrafyası Dergisi S: 3, s.291-308, (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte) Ankara.
http://rapidshare.com/files/200913497/Harun_Tuncel_Periliin_Magarasi.pdf
1994, “Göller (Hunut) Dağında Buzul Şekilleri, Yaylalar ve Turizm” AÜ Türkiye Coğrafyası Dergisi S:3, s.193-218, (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte) Ankara.
http://rapidshare.com/files/200911607/Harun_Tuncel_Goller__Hunut__Daginda_Buzul_Sekilleri_Yaylalar_ve_Turizm.pdf
1994, “Batı Karadeniz'de Çığ Olayları”. AÜ Türkiye Coğrafyası Dergisi S: 3, s.79-92, (İ. Gürer, A. Sayın ile birlikte) Ankara.
http://rapidshare.com/files/200909244/Harun_Tuncel_Bati_Karadeniz_de_Cig_Olaylari.pdf
1993, “Sultan Sazlığı Ekosistemi” AÜ Türkiye Coğrafyası Dergisi S: 2, s.275-288, (U. Özesmi, M. Somuncu ile birlikte) Ankara.
http://rapidshare.com/files/200913949/Harun_Tuncel_Sultan_Sazligi_Ekosistemi.pdf
1993, “Kaçkar Dağı'nda Buzul Şekilleri Yaylalar ve Turizm” AÜ Türkiye Coğrafyası Dergisi S:2, s.157-183, (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte) Ankara.
http://rapidshare.com/files/200912010/Harun_Tuncel_Kackar_Daginda_Buzul_Sekilleri_Yaylalar_ve_Turizm.pdf
1993, “Kaçkar Dağı'nda Buzul Şekilleri Yaylalar ve Turizm” AÜ DTCF Dergisi C: 36, S:1-2, s.53-78, (A. F. Doğu, İ. Çiçek, G. Gürgen ile birlikte) Ankara.
http://rapidshare.com/files/200912010/Harun_Tuncel_Kackar_Daginda_Buzul_Sekilleri_Yaylalar_ve_Turizm.pdf
1992, “Türkiye'de (1966-1986 Yılları Arasında) Arıcılığa Genel Bir Bakış” AÜ Türkiye Coğrafyası Dergisi S:1, s.97-126, Ankara.
http://rapidshare.com/files/200915171/Harun_Tuncel_Tuerkiye_de_Aricilik.pdf
1991, “Meydancık (Artvin) Çevresinde Coğrafya Gözlemleri” Ankara Üniversitesi Türkiye Coğrafyası Uygulama ve Araştırma Merkezi 1. Sempozyumu (Bildiri Özetleri s. 7).
1990, “Doğal Çevre Sorunu Olarak Çığlar ve Türkiye'de Çığ Olayları” Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Coğrafya Araştırmaları Dergisi S:2, s.43-70. Ankara.
http://rapidshare.com/files/200914672/Harun_Tuncel_Tuerkiye_de_Ciglar.pdf
1990, “Avalanches as Natural Hazard and Avalanches in Turkey” Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Coğrafya Araştırmaları Dergisi S:2, s.71-98. Ankara.
http://rapidshare.com/files/200902774/Harun_Tuncel_Avalanches_In_Turkey.pdf
17 Şubat 2009 Salı
Pazarlara, Pazar ola!
Çocukluk yıllarım, 1960-1970 yılları arasında, Ankara’nın Seyran Bağları semtinde bağların hala çoğunlukta olduğu zamanların sonlarında geçti. Büyük bir bağ evininin farklı kısımlarında birkaç komşu ile birlikte kiracı olarak oturuyorduk, bahçemizde tavuklarımız evimizde kedimiz vardı. Buzdolabı yaygın değildi sadece zenginlerin evlerindeydi, onun yerine tel dolap kullanılıyordu. Annemle zaman zaman, Bağlar Caddesinden aşağıya doğru yürüyerek, şimdiki Sıhhiye çok katlı otoparkının bulunduğu yerde kurulan pazaryerine giderdik.
Pazarın hemen yanı başında, insanların güvenliğini sağlamak için olacak, boydan boya uzanan tahta perdeler hatırlıyorum. Bunların arasından bakıldığında İncesu deresi görünürdü. Aklımda koku kalmamış. Belki de kokmuyordu o yıllarda suyu temizceydi, tam hatırlamıyorum. Ama pazarın canlılığı hala dün gibi gözümün önünde duruyor. Pazar hep kalabalık olurdu, ya da çocuk aklımda öyle kalmış. Satılanlar içinde en çok hatırladığım, kıvırcık marullarla yan yana satılan küçük kırmızıturp demetlerinin oluşturduğu renk uyumu. Aldıklarımızı filelere yahut pazar alışverişi için özel olarak dikilmiş kulplu kumaş torbalara koyardık. Bunda da dikkatli olmak ve alınanların nazeninliğini kollamak gerekirdi, en alta ezilmeyecek, zedelenmeyecek, üzerindeki yükten etkilenmeyecek olan patates, kuru soğan gibi ürünler konurdu. Pazar alışverişi bittiğinde bazen yürüyerek bazen de o yıllarda sayıları zaten çok az olan dolmuşlardan birisine binerek eve doğru yola çıkardık.
Yıllar sonra evlendiğimde de pazar alışkanlığı sürdü. Bu defa alışveriş yaptığımız pazar sayısında da artış olmuştu. Sıhhiye pazarından gene bir şeyler alıyorduk. Özellikle yaz aylarında, o dönemdeki işyerim olan DTCF’deki odamızda, kadim dostlarım A. Fuat (Doğu) ağabey, İhsan (Çiçek) ve Gürcan (Gürgen) ile çarşamba günleri öğle yemeklerinde pazardan aldığımız üzüm, domates, salatalık, kavun ya da karpuzu, peynir ekmekle birlikte afiyetle yerdik. Alışveriş işi çoğunlukla Gürcan ile benim görevimizdi. Diğerleri de o sırada yemekten sonra içilecek olan çayı demlerler, masayı hazırlarlardı, sonrasında aramıza bir arkadaşımız, kardeşimiz daha katıldı, Necla (Sırakaya – Türkoğlu), ve kendiliğinden sofrayı kurma işini üstlendi.
Benim işyerinden geç çıkacağım çarşambaları ki, çoğunda zaten geç ayrılırdım fakülteden, eğer pazardan alınacak bir şeyler var ise hep sevgili eşim Ayla bu işi hallederdi sağolsun, aldıklarını otobüsle evimize taşırdı. Pazar torbalarının yerini değişik boylarda kalitesiz, koyu renkli naylon poşetler almıştı. Eğer fazla bir şeyler alırsanız kulpu önce biraz süner ve ardından da kopuverirdi. Bu yıllarda aynı alanda cumartesi günleri de pazar kuruluyordu, fakat evimiz uzakta, Subayevleri semtinde olduğu için ona pek gidilmezdi. Bunun yerine yine aynı gün Aydınlıkevler semtinde kurulan pazardan alışveriş yapardık. Şayet her hangi bir sebeple bu pazara gidememişsek bu defa da pazar günleri, Ziraat mahallesinde Dışkapı SSK hastanesi yanı başındaki alanda kurulan Dışkapı pazarı imdadımıza yetişirdi.
Kızlarımız okuma çağına geldiğinde biz de Elazığ’a taşındık, pazar alışkanlığımızla birlikte elbette. İlk oturduğumuz ev pazartesi günleri kurulmakta olan pazara yürüme mesafesindeydi. Kızlarımı okula bırakıp dönerken pazar kurulmuş oluyordu, böylece köylülerin bahçelerinden toplayıp getirdikleri doğal ürünleri de sabahın bu erken saatlerinde bulmam mümkündü. Dalından yeni kopmuş, mis gibi kokan, yerli tohumdan üretilmiş domatesler, hıyar ve yeşil biberler…Sabah saatlerinde pazara gitmek mümkün olmamışsa akşamüstlerini kaçırmıyordum. Köylülerin ürünleri kalmıyordu bu saatlere fakat bu defa da, esnafın müşteriyi çekmek için tezgâhların önüne dizdiği gösterişli malları almam kolaylaşıyordu.
İlk birkaç aydan sonra pazar esnafının dürüstlüğüne yürekten inandığım yedi sekiz tanesi ile ahbaplığa bile başlamıştım. Pazara bazen diğer kadim dostlarım Ali (Yiğit) ve Erdal (Karakaş) ile gidiyorduk. Arkadaşlarla birlikte gitmeyi tercih ettiğimiz cumartesi günü kurulan pazar daha canlı, kalabalık oluyordu. Pazarcıların tezgâhlarına yaklaştığımızda selam verdikten sonra bazen yarım saati geçen sohbetler yapıyor çaylarını içiyorduk. Bu sırada onlar da hem bizimle konuşuyor hem de siparişleri hazırlıyorlardı.
Bu pazar esnafı ile arkadaşlığımız yerini, zaman içinde dostluğa bıraktı. Bu dönem içinde pazarlar, benim sadece alışveriş yaptığım yerler olmaktan da çıkmıştı. Artık o mekânlara birer araştırma alanı gözüyle bakıyor, yapılacak işleri kafamda biçimlendiriyordum. Sonunda iki öğrencime bitirme tezi olarak bu pazarları incelettim. Fakat içimdeki pazar tutkusu büyümüştü, yerini daha fazla daha başka pazarlar aldı. Bu defa da tüm ülkenin pazarları zihnimi kurcalamaya başlamıştı. Geçmişten günümüze, sayı, mekân, dağılış gibi pek çok nitelikleri bakımından değişimleri nasıldı, ne tür pazarlar vardı? Bunları merak etmeye başlamıştım. Zorlu bir süreç olacağını biliyordum. Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana pazarlarla ilgili sayısal verileri toplamak bile yıllarımı aldı. Ama zevkli bir uğraş, yorgunluktu benim için. Sayısal verilerin derlenmesi sırasında daha öncesinde yazılmış, bir kısmı pazarlarla doğrudan ilgili Türkçe ve yabancı dillerdeki kitap ve makaleleri de topluyordum. Bu dönemde de çevremden pek çok yardım aldım.
Çalışmanın başlangıcından bu güne değin, değişik konularda pek çok destek gördüm, haklarını teslim etmem çok zor ama elimden geldiğince anmak ve hiç değilse bir kuru teşekkür etmek istiyorum.
Çalışmanın özellikle veri toplanması aşamasında, pek çok öğrencim yardımcı oldu. Kendi yöreleriyle ilgili olarak, hazırladığım anketleri uyguladılar, sayısal veriler derlediler, fotograflar çektiler. Bunlar arasında bazılarının adını anmadan geçmek olmaz, Fatma Yıldız, Selma Çiftçi Aylı, Yasemin Şur, Mustafa Yıldız, Mustafa Kara, Savaş Bademci, Hıdır Erdoğan, Nebi Parmaksız, Rıfat Özeyranoğlu, Fatih Gezman, Muteber Önder bunların başlıcaları ve adlarını buraya yazamadığım diğerleri…
Özellikle il ve ilçe merkezlerindekiler ile diğer belediyelerden, kaymakamlıklarla valiliklerden de pek çok yardım gördüm. Kendilerine gönderdiğim bilgi formlarını doldurarak geri yolladılar, hepsine teşekkür ederim. Bazıları ise hiç oralı olmadı; İstanbul Şişli, Ankara Çankaya ve Ankara Elmadağ belediyeleri gibi… Bunlara defalarca yazmama rağmen ilginçtir hiç bir cevap alamadım.
Kıymetli arkadaşlarım İhsan Çiçek, Gürcan Gürgen, Necla Türkoğlu, Ali Yiğit, Erdal Karakaş, Levent Uncu ve Mutlu Yılmaz’ın yurtiçi ve yurtdışında erişemediğim kimi yazıları temin etmemde büyük yardımları oldu, hepsine de benim için harcadıkları emekleri için teşekkür ediyorum. Fırat Üniversitesinden Mehmet Aygün hocanın, öğrencim Hamdi Çara’nın Avusturya’dan bin bir zahmetle bulup gönderdiği, Almanca kitabın neredeyse tümünü beni kırmayarak tercüme etmesini unutamam. Hatay ilinde, Antakya ile ilçe merkezlerinde, kasabalar ve köylerde kurulan pazarları doktora öğrencim Veysel Kuşcu ile birlikte dolaştık. Çalışmalarımdaki pek çok çizimi Döndü Üçeçam Karagel bilgisayarda yeniden hazırladı, ellerine sağlık, ayrıca eşiyle (Hulusi) birlikte pek çok yerden pazarlarla ilgili veriler derlediler, fotograflar çektiler, sağolsunlar. Usta karikatürist Latif Demirci, pazarlarla ilgili çizimlerini kullanmama izin verdi, ne kadar teşekkür etsem azdır.
Ailem: eşim, çocuklarım, çalışmam için hep fırsat tanıdılar, kendilerini ihmal etmeme göz yumdular. Annem babam ve eşimin ailesi her zaman destek oldular. Ağabeylerim, bilgilerini paylaşıp, kitaplıklarını kullanmamı sağlayarak ufkumu genişlettiler, ablam ve eniştem ile birlikte Ankara’nın sıra dışı pazarlarını dolaşırken eşlik ettiler. Hiç birinin hakkını ödeyemem.
Yardım aldıklarımın çokluğuna bakınca aslında çalışmanın benim değil onlar tarafından yapıldığı açıkça görülüyor, ben sadece toplanan bilgileri düzenleyip yorumladım.
